<< Back The truth about my life

Mon, 05 May 2008

Az önce Microsoft Türkiye Genel Müdürü Çağlayan Arkan'ın web günlüğündeki haberi gördüm, kısmen aktarıyorum:

Microsoft İnovasyon Merkezi Kuruluyor...

Beni son derece heyecanlandıran, hem bilişim sektörü, hem de Türkiye için çok güzel bir yatırım haberini burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Microsoft Türkiye olarak, iş ortaklarımızı ve üniversiteleri de yanımıza alarak Ankara’da Microsoft İnovasyon Merkezi’ni kurma kararı aldık. Amacımız iş ortaklarımız ve üniversitelerle birlikte ortak bir çatı altında teknoloji geliştirmeye uygun bir ortam sağlamak. Kısaca, Ankara'da bir ar-ge yatırımı yapıyoruz. Uygulamalı Araştırma, Uygulama Geliştirme, Test bu merkezdeki 3 ana faaliyet alanımız olacak.

buna göre 28 Şubat'da mecliste kabul edilerek 13 Mart'da yürürlüğe giren Araştırma ve Geliştirme Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanun ile sağlanan vergi avantajlarından Microsoft da faydalanabilir hale mi gelecek acaba? Asıl amaç Türkiye'de araştırma ve geliştirme yapmak yerine devlete ödenen vergiyi azaltarak kârı artırmak mıdır? Bunları gerçekten merak ediyorum.

Yasanın içeriğine bakınca, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın Nortel Netaş'da bu yasayı tanıtmak üzere yaptığı konuşmada kendisinin de belirttiği üzere, amaç yerli ve münferit girişimi desteklemek değil yabancı yatırımcıların (muhtemelen yasa tarafından AR-GE zannedilen, ama aslında tam olarak AR-GE olmayan) faaliyetlerini Türkiye'ye kaydırarak maliyetlerini azaltmalarını sağlamak. Memleketi bir başka yoldan daha satıyoruz, üstelik oldukça ucuza.

Fri, 02 May 2008

It's a big shame that one has to dig deep through the Business category in their site to find out such big news. Obviously making it a headline hurts interests of some big fat guys, so they're carefully hidden apparently. Straight from the BBC Business:

The Bolivian government has continued its nationalisation of key industries by taking controlling stakes in oil, gas and telecoms companies.

President Evo Morales wants to increase the revenue his country receives from its industries. Parts of Bolivia's energy industry was privatised in the 1990s, with foreign companies taking 50% stakes. In an announcement on the 1 May workers' holiday, President Morales said: "Basic services - call them energy, water or communications - cannot be in the hands of private business," he said. "They are public services."

I feel the hope. There are good people in the world, doing good things for the people.

Compare that to what we have been doing, back in 2001 when the late Bulent Ecevit was the Prime Minister, again straight from BBC Business:

Turkish shares fell almost 15% on Monday.

Investors feared that a political row between the Turkish president and Prime Minister would block $7.7bn of emergency aid from the International Monetary Fund (IMF). The IMF has agreed to release the money on the condition that Turkey speeds up the privatisation of its energy and telecoms sectors, and reforms its banking sector.

"We will take every possible measure to avoid an economic crisis", said Prime Minister Bulent Ecevit.

It's real, it's not a nightmare. And it's getting worse.

Wed, 24 Oct 2007

From Charlie Rose' interview of Foreign Minister Prince Saud al-Faisal of Saudi Arabia and Foreign MinisterTzipni Livni of Israel, Prince Saud al-Faisal puts it really well:

CHARLIE ROSE: Are they stronger than they were before this war started?

SAUD AL-FAISAL: They have more causes to use for recruitment, for -- to justify their actions, to show that they are in a war to protect Muslims everywhere. And that is dangerous, of course. We want to reduce the amount of -- their capability to recruitment, because unless you go to the heart of the recruitment issue, you are really not solving the terrorist problem.

Only if the Turkish government could apply exactly that in the fight against PKK. We've been fighting against symptoms for the last three decades, not the root-cause. And I believe the root cause is not the funding (or other resources: weaponry that should have ended up in the hands of U.S. soldiers and not in the hands of the PKK rebels, for the matter of fact) they receive from their western allies, obviously.

The root cause is us, and how we treat, and in what regard we see these people, natives of eastern Anatolia. They're poor, they're undereducated, underprotected. They don't have access to very basic services expected from any government on earth.

For God's sake, it's not about self-determination. PKK attacks Kurd natives as well. This is terrorism, simply put.

Today, PKK possesses a very strong recruitment capability. They can easily convince very young, under-educated Turkish citizens to join the group. Not only that, they can convince better-educated adults to join them and fight for their cause. On the other hand, their cause is too blurry to be taken seriously.

My sympathies to the families of soldiers who're captured by PKK, and condolences to the families of the soldiers died in the attacks of Sunday.

Mon, 30 Jul 2007

Eric Edelman Türkiye'yi PKK konusunda rahatlatır mı? Haberlere bakılırsa yakında arka bahçeden kötü kokular gelmeye başlayacak.

Sat, 16 Jun 2007

"The Kenyan economics expert James Shikwati, 35, says that aid to Africa does more harm than good. The avid proponent of globalization spoke with SPIEGEL about the disastrous effects of Western development policy in Africa, corrupt rulers, and the tendency to overstate the AIDS problem." from an interview on Der Spiegel that dates back to about 2 years, as seen on Marc Andreessen's blog.

This is very enlightening, but too harsh to be directly pushed on to the Turkish press community, because we all know that more than half of the press people in Turkey are just morons and they have a chronic tendency to always highlight the wrong part.

Fri, 18 May 2007

Futbol ve politika genellikle birarada işliyor birçok ülkede; modaya uyup öyle devam edeyim. Futbolla ilgisi olmayan, hatta takım dahi tutmayan biri olarak tamamen meraktan kupa kaç para eder diye sorsam kaç Fenerbahçe taraftarı alınır acaba?

Genelde sıcak konulardan bahsetmeyi pek sevmem, ama şimdi kaçınılmaz oldu. Ülkemde bugünlerde zoraki bir seçim havası var. Türk Silahlı Kuvvetleri ile oldukça sıkı ve köklü bağlara sahip gibi görünen Atatürkçü Düşünce Derneği'nin büyük illerde bayrağını salladığı protestoları hukuku eline yüzüne bulaştırmak suretiyle ziyadesiyle hakeden AKP'nin benim görebildiğim en ilginç yanı oldukça iyi bir ekip oyunu oynuyor oluşları. Yoksa ülkemin kaynaklarının yandaşlara eşit dağıtılması konusunda Demirel, Çiller ve Yılmaz hükümetlerinden pek geri kalmıyorlar, ama ben bambaşka bir noktaya değineceğim.

Temmuz'da yapılacak genel seçimlerin sonucunu tahmin etmek biraz daha güçleşti, çünkü sağlı sollu birlik haberleri alıyoruz bugünlerde. Muhalefet etmeye had safhada alışmış Baykal ile pek bir efendi insan Sezer dahi bir yolunu bulup anlaştılar. Ağar ile Mumcu da anlaşmışlardı. Bu gelişmeler yalnızca temsili demokrasinin işlemesine yaramış gibi görünüyor. Biraz daha fazla insan TBMM'de temsil edilecek. Özetle, politikacılar halkın önüne karışık bir oy pusulası konmaması gerektiğini idrak etmişler gibi görünüyor. İnsan seçmeninin kafasını karıştırmamalı.

Takım oyunu diyorduk. Geçmişe bakılırsa ülkeye en büyük zararı koalisyon hükümetleri vermişler gibi görünüyor. Her bakanlık farklı partilere mensup bakanlar tarafından yönetildiğinde birçok önemli projede koordinasyon eksiklikleri oluştuğu çarpıcı kanıtlarla ortada: eğer bugün her biri farklı kimlik numaralarına sahipseniz (vatandaşlık numarası, sigorta numarası, vergi numarası, ...) ve bunların her biri de ayrı sistemler üzerinde kullanılıyorsa (MERNİS, VEDOP... gider daha) buradaki sorunun projelerin başlatıldığı dönemde bakanlıklar arası koordinasyon eksikliğinden, hatta tabir yerindeyse "sidik yarışı"ndan kaynaklandığını söylemek galiba çok da yanlış olmaz. Bana nedense bunlar koalisyon hükümetlerinden kaynaklanıyor gibi görünüyor.

AKP'nin tek başına iktidarda bulunduğu hükümetin döneminde gerçekleştirilen projelerin daha önceki koalisyon hükümetlerinde gerçekleştirilen benzer boyuttaki projelerle zaman ve maliyet açısından kıyaslamak için ciddi bir çalışma yapmak gerek. Sanırım buna performans belirleme deniyor; ki bir sonraki seçim döneminde yeni seçilecek olan hükümeti bununla kıyaslayabilelim. Henüz hangi birinin diğerinden daha iyi olduğunu söylemek net olarak mümkün değil, ancak tek başına iktidarda bulunan AKP hükümetinin daha yüksek verimle çalışmış olması mantığa yatkın görünüyor. Buradan daha fazla oyun AKP'ye gideceği sonucunu çıkarabilir miyiz? Belki.

Yaşım henüz 24, eğer seçilme yaşını düşüren yasa beni de kurtarsaydı bu seçimlere sloganı "herkese duymak istediğini söyle" şeklinde olacak Orta Yol Partisi (OYP) kurmak suretiyle katılabilirdim belki. Başka bahara artık.

Bir de kısaca radikal İslam'ın toplumsal hayata olası nesnel etkilerinden bahsetmek istiyorum. Laiklik ülkemiz için çok önemli; zira radikal İslam'ın işlediği birçok ülkede devlet memurları ibadetin ardına saklanarak işleri savsaklıyorlar. Düşünün, bir kamu bankasıyla işiniz olduğunda oraya gittiğiniz saat namaz saati ise sizinle ilgilenecek kimseyi bulamayabilirsiniz. Yahut Ramazan ayı boyunca yemek hizmeti veren her türlü işletme kapalı olmak zorunda olabilir. Haram olsa da ülkemizin kamu'nun işlettiği Tekel adında bir kuruluşu var alkol üreten, bunun başına ne gelecek?

Ancak laiklik kavramını da doğru anlamak gerek. Din işleri ile devlet işlerinin ayrılması demektir laiklik, ama dinsizlik demek değildir. Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük teşkilatlarından biridir Diyanet İşleri Başkanlığı; Milli Eğitim Bakanlığı ile yarışıyor bütçe harcamalarında. Zaten bulunmuş olan, oldukça da iyi çalışan bir orta yol var. Kur'an-ı Kerim'de buna "kaza etmek" deniyor, kamu görevlileri türlü ibadetlerini görev başında oldukları saatler dışında da yapabilirler örneğin. Ancak belli ki dindar bir kesimin bundan duyduğu bir rahatsızlık var, kendisini bastırılmış hissediyor bu insanlar. Eminim onları da mutlu edecek bir orta yol bulunabilir. Aynı çözüm dine uygun giyinmek konusunda da yakın zamanda bulunabilir diye düşünüyorum. Burada siyasette yılların tecrübesine sahip Süleyman Demirel'in kendisine cuma namazı kılıp kılmadığını soran gazeteciye verdiği yanıtı yazmadan geçmeyeceğim:

Evde kılarız.

Bilmeyenler için, Cuma namazının cemaatle birlikte kılınması farzdır. İslam'da bu sayede müslümanların sıklıkla biraraya gelmeleri hedeflenir. Yine geldik takım oyununa. Proje yönetiminde de çok önemli bu takım oyunu, futbolda da. Olmazsa olmuyor.

Son olarak seçimlerle ilgili tek temennim bir koalisyon hükümetinin kurulmamasıdır. Bu konuda bir süre yazmayacağım, seçim sonuçları her ne olursa olsun ülkemiz için hayırlı olmasını diliyorum.

Thu, 03 May 2007

Bekir Coşkun'un bugünkü Hürriyet'deki yazısı. Bildiğimiz şeyler tabii, ama ifade şekli oldukça çarpıcı.

Sat, 31 Mar 2007

An article by Scott Sullivan, seen on The Conservative Voice, with translations and references almost everywhere:

Gates, Rice and Khalilzad, while protecting Iran, have declared war on Turkey. Each of them in public testimony in the last three weeks, referred to the Iraqi Kurdish area as "Kurdistan," which is the name the Kurds use to describe their new megastate. All three also warned Turkey against going into Kurdish areas to suppress the PKK, which routinely attacks Turkey from its Iraqi kurdish bases.

Turkey must defend itself. I recomended two months ago that Turkey should take Kirkuk in Iraq (which the Iraqi Kurds seek to annex as a prelude to dividing Iraq with Iran). See Turkish Weekly, "Turkey Must Strike immediately in Kirkuk."

Turkey should also take the Iraqi port of Basra,which controls the major exit route for US forces. At the moment Basra is in the hands of pro-Iran militia groups. Whoever controls Basra controls Iraq's oil industry and Iraq's outlet to the Persian Gulf.

More bold statements in the article. Looks like the same kind of provocation western countries used against The Ottoman Empire to drive them into World War I. I always thought that the army is to defend a country, not to attack. Either I or this angry guy, one of us get it wrong I wonder who.

Wed, 28 Mar 2007

One of the most interesting comments I've ever seen about One Laptop per Child project is on Jani Monoses's blog, directly quoting him:

So at least the idea that kids and professors having their own laptops is no longer disputed, but rather who should produce them, OLPC or the existing IT oligarchy of Intel and Microsoft partners. Still, both sides miss the point that the strength of the XO is its openness and the collaborative educational software on it that can make the users more creative, inquisitive and communicative. Apparently what the politicians care about is forming a new generation of office workers or IT specialists, not necessarily better educated individuals on the whole.

So sad but true.

Thu, 18 Jan 2007

Habere bakılırsa BBC, Tahran ve Washington arasındaki gizli görüşmelerden birini kanıtlarıyla ekrana getirmiş. Sanırım bu sayede İran'ın Lübnan'daki Hizbullah'ı ve Filistin'deki Hamas'ı desteklediğini kanıtlamış oluyoruz. Bu örgütlerin her ikisi de terörist gruplar olduğuna göre, İran da teröristleri destekliyorsa, İran ABD'nin düşmanıdır değil mi?

ABD açıkça İran'a yaptırım uygulamak için bahane arıyor gibi. Türk halkını zor günler bekliyor olsa gerek.

Tue, 09 Jan 2007

Elime muhtemelen irice bir "Fwd:" zincirinin son halkası olan Adil Tepecik'den ulaşan aşağıdaki metni noktasına virgülüne dokunmadan beğeninize sunuyorum:

Bu yil yapilacak genel secimlerde oy kullanma esnasinda TC Kimlik Numarasi baz alinacaktir. Muhtarliklarda 1 Mart 2007 tarihine kadar asili olan secmen listelerinde de TC Kimlik Numaralarinin yazili oldugu gorulmektedir (Muhtarliklarda secmen listesinde isminizin oldugunu mutlaka kontrol edin).

Ancak, cok fazla aciklanmayan, hatta biraz da sumen alti edilmeye calisilan bir konu var. Nufus Kagitlarinda TC Kimlik Numaralari yazili olmayan secmenler secimlerde oy kullanamayacaklar !!! Elle yazilmis veya internetten cikti olarak alinmis TC Kimlik Numaralari oy verme esnasinda gecerli olmayacaktir. Ehliyet, pasaport gibi kimlik yerine gecen diger belegeler de oy verme islemlerinde kullanilamayacaklar.

Maalesef siyasi partilerimiz bu konuda henuz herhangi bir calismaya baslamis degiller. Sadece AKP, kendi yandaslarini tek tek uyararak, Nufus Kagitlarini yeniletmelerini sagliyor. Basbakan RTE, bir konusma esnasinda secimlerde oy verme oraninin %50 ? 60 seviyesinde kalacagini agzindan kacirdi.

TC Kimlik numaralari nufus kagitlarinda basili olmayanlarin yapacaklari sey, muhtarliklarindan "Nufus Kagidi Degisim" kagidi alarak, aldiklari kagitlarla bagli olduklari ilcenin "Nufus Mudurlugu"ne gitmeleri. Nufus Kagidi degisiminde cok fazla sira beklenmiyor.

Ulkenin gelecegine sahip cikin, oyunuzu mutlaka kullanin. "Bir oy neyi degistirecek" diye dusunmeyin. Evet, bir oy bir sey degistirmez ama sizin gibi dusunen 1000 kisinin oyu cok sey degistirir.

Metindeki ithamların doğru olup olmadığını, eğer doğruysa yasal kovuşturma gerektirip gerektirmediğini bilmiyorum.

Wed, 01 Nov 2006

Haberleri okuyordum, ve gördüklerime çok da şaşırmadım. Nasılsa alışığım bunlara:

Şanlıurfa’da 4 kişinin ölümüne neden olan selden 3 gün sonra bölgeye giden yetkililere, vatandaşlar tepkiliydi. “Devlet, hükümet nerede?” diye şikayet eden bir mağdura, AK Parti Milletvekili Mahmut Kaplan “Ben buradayım, fazla konuşma” diye çıkıştı.

Urfa zengin bir şehir değil, pek fazla yatırım yapılmıyor. İnsanların yaşadıkları evlerin, sayısı pek de fazla olmayan iş yerlerinin ve hatta işin kendisinin sigortası yok. Büyük ölçüde tahıl ürünleri tarımı yapılan bu bölgeden elde edilen mahsulün nasıl alıcılara ulaştırıldığı, kimlerin kazanıp kimlerin ezildiği de zaten ayrı bir dert deryası.

Haberdeki durum karışık, herkes biraz haklı ve haksız gibi duruyor:

  • Vatandaş haklı çünkü devlet üstüne düşeni tam olarak yapmamış, şehrin altyapısını olası felaketleri önleyecek şekilde tasarlamamış.
  • Vekil haklı çünkü vatandaş kendi önlemini almamış, bu durumda zararın tazmin edilmesinin devletten beklenmesi doğru değil.
  • Vatandaş haksız, vekiline devleti şikayet etmesi doğru değil.
  • Vekil haksız, verdiği yanıt kendisine pek yakışmış zira vatandaştan farkı yok (sonuçta vatandaşın vekili). Bence vekil de, vatandaş da, doğal olarak yeterli eğitime, görgüye, hoşgörüye sahip değil.

Bence sorunun kaynağı biraz belli, hatta herkes zaten bu kadarını söyleyebiliyor. Devlet en az 50 yıldır Ankara'dan ötedeki iller için en temel görevleri olan sağlık, eğitim ve adalet hizmetlerinin sağlanmasını çeşitli bahanelerle aksatıyor. Toplumun geri kalanı da doğal olarak devleti izliyor.

Bu durum neden biz batıdaki mutlu azınlığı ilgilendirmeli? Sonbaharın sonlarındaki ıslak günlerde sıcak evlerimizde bilgisayarların parlak ekranlarına bakarken yalnızca el ve parmaklarımızı kıpırdatarak bu sorunların çözümüne katkı sağlayabilir miyiz ki?

Mesela bir başka vekilin Linux Kullanıcıları Derneği'nden birkaç gönüllü Milli Eğitim Bakanlığı, Türk Telekom, Microsoft Türkiye ve Intel Türkiye arasındaki ilişkileri sorgulamaya başlayacak olursa benzer bir yanıt vermeyeceğini nereden bileceğiz? Kaş yaparken aslında göz çıkardıklarına onları nasıl ikna edeceğiz?

Seçme ve seçilme yaşı Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin sayesinde 25'e kadar indi, geçtiğimiz günlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Denizli'de katıldığı bir açılış töreninde yaptığı konuşmada seçme ve seçilme için üst yaş sınırı belirlenmesinden bahsetti, "tartışılsın bakalım" dedi her zamanki kendine has üslubuyla. Konuşmadan ayrıca ilgimi çeken, siyasetin emeklilik sonrasında yapılacak bir iş olmadığını belirtmesiydi. Kendisini çeşitli konularda zaman zaman eleştiriyor ve hatalı buluyorum, ancak bu sözlerini özündeki mantık dolayısıyla haklı buluyorum. Seçme ve seçilme yaşının düşürülmesi değil, ilgili kanun maddesinin tamamen kaldırılması gerekirdi; eğer halk kendisini 18 yaşında birinin temsil etmesini doğru buluyorsa bence uygundur, aynı şekilde 85 yaşında birinin temsil etmesini doğru buluyorsa yine bence uygundur.

Necati Demir'in teknik konular dışındaki yazılarını Linux Gezegeni'nde görünmemesini sağlamak için başka bir siteye taşıma kararını doğru bulmuyorum. Bence özgür yazılım dünyası doğasında politiktir ve ben Linux Gezegeni olgusunu Planet LKD adıyla başlattığımda yalnızca özgür yazılım dünyası ile ilgili konuların yazılacağı bir yer hayal etmemiştim, ortak noktası bu olan insanların başka konulardaki düşünce ve çalışmalarını paylaşabilecekleri dostane ve açık sözlü bir ortam düşünmüştüm. Bence bir mahsuru yoktu, tabii kendisi (ve yeni Linux Gezegeni yönetimi) daha doğrusunu bilir.

Sat, 14 Oct 2006

Linux Gezegeni'nde Ömer Fadıl Usta'nın "FRANSIZ ÜRÜNLERINI BOYKOT EDIYORUZ!!!" başlıklı yazısını gördüm, yüksek müsaadelerinize sığınarak konuyla ilgili düşüncelerimi yazıya dökmek istedim. Biraz uzun oldu, zamanınız yoksa sadede buyurun, sonra gelir okursunuz belki.

Bir gün dönüp bu yazıya bakacağım ve tartışmanın neyin etrafında döndüğünü anımsamakta güçlük çekeceğimi tahmin ediyorum, bu nedenle hızlı bir özet yapacağım.

Bütün tartışma Fransa'nın, 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti'nin Ermenileri hedef alan planlı bir soykırım uyguladığı iddiasını reddedenleri cezalandırmayı öngören yasa tasarısını senato onayına sunmayı oy çokluğu ile kabul etmesi ile başladı. Fransa'da, Ermeni lobisinin baskılarıyla Fransa'nın kendi anayasasına ve Avrupa Birliği Kopenhag kriterlerine de doğrudan aykırı biçimde düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını hedefleyen bir yasa tasarısını çoğunluğun kabul ettiği bir oylama yapıldı. Eğer bu yasa kabul edilirse, bir Fransız vatandaşının "Osmanlı'nın Ermeni soykırımı" iddiasının yanlış olduğunu ispatlayan belgeler yayınlaması veya bu yönde bir konuşma yapması suç kabul edilecek.

Yasa muhtemelen Fransız hükümeti tarafından reddedilecek, ancak Ankara ve Paris arasındaki ilişkilerin bundan zarar göreceği kuvvetle muhtemel. Bence bu kadarı ile de kalmayacak, önümüzde bir Papa 16. Benedict'in Türkiye Ziyareti var. Fener Rum Patriği Bartholomeos ile de görüşecek. Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesinden bahseden kehanetler havada uçuşuyor.

Türkiye ve AB'nin arasının geçici bir süre için açılmasından en büyük yararı "Büyük Ortadoğu Projesi" doğrultusunda Türkiye'ye gereksinimleri dolayısıyla ABD ve Ortadoğu'da çalışan petrol şirketlerinin çıkarlarını korumaya çalışan İngiltere görecek muhtemelen. İngiltere'nin ayrıca özel bir konumu var, Vikipedi'deki Kıbrıs Kronolojisi adlı makaleden:

1959-1973

11 Şubat 1959: Türkiye ve Yunanistan, bağımsız bir devlette Kıbrıs halklarının durumunu belirleyen Zürih-Antlaşması’nı imzaladı.

19 Şubat 1959: Zürih Antlaşması, Londra Antlaşması adı altında Türkiye, Yunanistan, İngiltere ve adadaki iki halkın liderleri tarafından tekrar imzalandı. Böylece Kıbrıs, iki halkın ortak egemenliğinde ve yönetiminde, üç ülkenin de garantörlüğünde bir ada haline geldi. Ayrıca taraflarca Garanti ve İttifak Antlaşmaları da imzalandı.

Kıbrıs'daki İngiltere üssü ABD'nin ortadoğu petrolleri projesi için çok önemli olsa gerek, baksanıza ne kadar çok uğraşıyorlar. Öngörebildiğim kadarıyla ABD, PKK yoluyla Türkiye üzerinde havuç ve sopa oyunu oynarken, bir yandan da Rum ve Ermeni lobilerini kullanarak Türkiye'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nde etkin rol oynayabilmesini kolaylaştırmak amacıyla Türkiye'nin AB politikasının birazcık ertelenmesini sağlayacak. Zamanlama ayrıca oldukça başarılı, çünkü Türkiye'de yeni seçim dönemi yaklaşıyor. Bakalım CIA bu kez kimin için nasıl bir reklam kampanyası üretecek, bunu Türk halkına kimin üzerinden kimlerin parasıyla pazarlayacak? Bugünlerde George Soros'un adı sık geçiyor, genelde CIA ile birlikte. Bahisler yakında başlar, biz de merakımızı gideririz.

Özümüze dönecek olursak, bu karmaşadan Rumlar ve Ermeniler zararlı çıkacaklardır, ama onlar zaten kötü durumdaydılar. Türkiye'nin kısa vadede karlı mı, yoksa zararlı mı çıkacağını tam kestiremiyorum ama uzun vadede petrodolar'dan (İran'a da benzemeden) ne kadar uzaklaşsa o kadar iyidir. En karlı çıkacak olanlar muhtemelen ABD ve İngiltere galiba. Yakında Kerkük petrollerini nakletmek gerekecek. Suriye yanaşmıyor, Lübnan'ın neden dayak yediğini çok merak ediyorum. Geriye kaldı Türkiye. Eh, Mersin'den de zor oluyor biraz ama, ne yapalım, hiç yoktan iyidir.

Çok mu karıştı ortalık? Halbuki daha başlamadık bile. Irak parçalanırken yine gelin, mısır patlatıp bira içerken, kıllı şişman göbeklerimizi okşayarak CNN Türk'den izleriz olup biteni.

Bizim Ömer Fransız mallarını boykot edelim demiş, asıl derdim onun yazdıklarıyla. Kişisel alma güzel kardeşim; sonuçta ikimiz de iyi niyetliyiz değil mi?

Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü her ay biz sıradan ama nispeten daha eğitimli insanların açıp okuması için aylık raporlar yayınlıyor arkadaşlar. Bu raporlar, maaşları bizim ödediğimiz vergilerle ödenen insanlar tarafından, bizim ödediğimiz vergilerle satın alınan araçlar ve kapalı kaynak kodlu Amerikan malı yazılımlar (buna da geleceğim, ama şimdi değil) kullanılarak hazırlanıyor. Bir ton para döküyoruz bunlara, sadece gazeteciler ve bir kısım ekonomist açıp bakıyor, zahmet buyurursa. Bu raporlar büyük ölçüde gerçekleri yansıtıyor, mümkün olduğunca güvenilir veriler kullanılıyor. Unutmayın, bu devlet ve ataları 800 yıllık vergi alma tecrübesine sahip; hesap işini dünyadaki herkesten iyi biliyorlar. Nasıl olduysa Roche kaçmış gözden, sahi ne oldu o hikaye? Bir de, neden geçen ay çıktı su yüzüne? Kapitülasyon muydu neydi, öyle birşeyler vardı eskiden, onu hatırladım.

Efendime söyleyeyim, geçen ayın raporu biraz gecikmiş, malumunuz gündem yoğun, o kadar veri de kolay toplanmıyor tabii. Sitede en son Ağustos ayına ait ekonomik rapor vardı, her gün haberlerde söylüyorlar o rakamları ama insan pek dikkat edemiyor. Açtım baktım, aylara ve yıllara göre değişen çeşitli rakamlar verilmiş. Şimdi alıp buraya koymayacağım tabii ama 40 yıl kadar önce kendi kendine yetebilmesiyle övünen güzel ülkemizin ithalatı almış başını gitmiş, neredeyse ihracatının iki katı olmuş. Bütçe açığı her ay katlanarak büyüyor, büyüyor, büyüyor...

Sadede buyurun.

Ömer Fransız mallarını boykot edelim diyerek iyi niyetli birşey yapıyor ama, bence boykot değil bilinç gerek. Eskiden yerli malları haftası diye birşey kutlanırdı. Gavur yoğurdu bizden öğrendi, şimdi bize satıyor Danone diye. 3 tarafımız suyla çevrili, Danone-SA'dan pet (Rusça 5 demek -- doğrusu plastik olacak) şişede su alıyoruz. Maraş dondurması dillere destan, Algida'yı öyle benimsemişiz ki Türk malı sanıyoruz.

Arkadaşlar, bu dış ticaret açığı ithal malların alımını mümkün olduğunca azaltırsak kapanır. Ülkenin iktisadi kurtuluşuna halkın en büyük desteği böyle olur. Boykot (Türkçe'si yok mu bunun?) falan geçici çözümler. Kanayan yara, yara bandıyla kapanmaz.

Dış ticaret açığının hissedilir bölümünü yabancı yatırımcıların kurduğu, bilançolarında pek az kar ediyormuş gibi görünerek vergi maliyetlerini azaltmaya çalışan kocaman şirketlerin yarattığının farkındayım, onlara halk ne yapacak bilemiyorum.

Gavurdan öğrenecek çok şeyimiz var. Politikacıları ve sistemi cezalandırmaya çalışmaktan vazgeçip sorunları çözmeye devam etmek gerek. Buyurunuz, favorim Wikipedia'dan Fixing The Broken Windows adlı makale. Kırık pencere bırakmayalım.

Son olarak, Orhan Pamuk'u tebrik etmek istiyorum. Ayrıca Sırbistan Cumhuriyeti vatandaşı olduğum düşünülerek Ermeni soykırımı konusundaki görüşlerimin sorulacak olması ihtimaline karşın belirteyim, gerçekten bilmiyorum. Ben bir garip bilgisayar programcısıyım, özellikle tartışmalı tarih konularına burnumu sokacak değilim. Türk hükümetinin Ermenistan'a yaptığı tarihçilerden oluşan bir komisyonun toplanarak konunun kalıcı olarak aydınlatılması teklifini ise destekliyorum. Ama Ermenistan ile sınır kapısının açılması, havalimanlarının da açılarak ticaretin başlaması konusunun buna bağlanması bana abuk geliyor. Hem bakalım Rusya ne diyecek bu işe? Bahane olmasın bunlar? Sesimiz pek çıkmadı ama Çeçenistan'da Rusların yaptıklarını unutmadık daha. Aynısı Ermenilerin başına gelmesin?

Saygılar,

-- 
Enver

Biraz dağıttık sanki ama...

Thu, 07 Sep 2006

--------------------- Fortune Begin ------------------------

Q:     What is the difference between Texas and yogurt?
A:     Yogurt has culture.

---------------------- Fortune End -------------------------

Wed, 21 Jun 2006

VİYANA - AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Javier Solana, AP’ye yaptığı açıklamada, AB’nin Arap ülkeleri dahil bütün ülkelerden, Filistin’e yapacakları yardımı Dünya Bankası’ndaki bir hesaba yatırmalarını istediğini söyledi.

Dünya Bankası’nda toplanacak yardımlardan Filistin hükümet çalışanlarına para verilmeyeceği, yardımların sağlık çalışanları ve ihtiyaç duyan ailelere verileceği belirtildi.

AB ayrıca İsrail’in Filistin hükümeti adına topladığı vergileri de Dünya Bankası’nda açılacak bu hesaba yatırmasını istiyor. Solana şimdilik İsrail’in buna yanaşmadığını ve mekanizmayı inceledikten sonra karar vereceğini belirtti.

ABD de böyle bir hesap fikrini desteklediğini, ancak hesaba para yatırmayacağını kaydediyor.

Haberin tamamı burada. Başlangıç için biraz ilginç bir adım ama, geçmişini biraz inceleyince Javier Solana'ya zaten pek az olan güvenimi iyice yitirdim. Neden ABD'nin ekonomik olarak desteklemediği bir Dünya Bankası hesabında para birikiyor? Oldukça garip. İnsanların bağış olarak gönderecekleri paraya ihtiyaçları da yok, dertleri acaba paranın gerçekten kime gideceğini kontrol etmeye çalışmak ve Hamas hükümetini ekonomik olarak zayıflatmaya çalışmak mı? Geçtiğimiz haftalarda Filistin dışına çıkarak elinde para dolu bavullarla dönen Filistin başbakanının bu metoduna karşı bir önlem geliştirmeye mi çalışıyorlar? Hmm.

Tue, 20 Jun 2006

Ülke düşünce, platformu kim ne yapsın? Cumhuriyet tarihi bu kadar cahil bir muhalefet daha görmedi.

Sun, 12 Mar 2006

Haberler her yerde. Ama en çok Wikipedia'yı takdir ettim.

This section documents a current event.
Information may change rapidly as the event progresses.

Milošević was found dead in his cell on March 11, 2006 in the UN war crimes tribunal's detention center in The Hague.

On March 11, 2006, B92, a Belgrade radio station, reported Milošević had been found dead in his cell in The Hague, citing "non-official" sources. This report has been confirmed by his lawyer. His death was confirmed by the Dutch NOS News Agency at 13.20 CET. An official in the chief prosecutor's office said that he had been found at about 10 a.m. Saturday and had apparently been dead for several hours.[8] The International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia said that he had been suffering from heart problems and high blood pressure. His trial had been due to resume on 14 March with testimony from the former president of Montenegro, Momir Bulatović. The tribunal had recently denied his request to travel to Russia for specialist medical treatment. He had planned to appeal against this decision, saying that his health was worsening.[8] His death from natural causes has been announced by the Serbian Socialist Party.

However, according to the B92 the Socialist Party leader Zoran Anđelković has released a following statement:

Slobodan Milošević, the president of the Socialist Party of Serbia and a former president of Serbia and Yugoslavia was murdered today at the Tribunal in Hague. The decision of the Tribunal to disallow Milošević's medical treatment at the Bakunin Institute in Moscow represents a prescribed death sentence against Milošević. Truth and justice were on his side and this is why they have used a strategy of gradual killing of Slobodan Milošević. The responsibility for his death is clearly with the Hague Tribunal.

Allah günahlarını bağışlasın.

Sat, 04 Mar 2006

Önce haberden birkaç satır alıntı, zaten haberin kendisi de bu kadar. Gerçekten bu kadar önemli konuları kasıtlı olarak mı bu kadar kısa haberler olarak geçtiklerini merak ediyorum. Acaba birilerine bu gerçeklerin geçmişteki nedenlerini hatırlatmaktan korkuyor olabilirler mi?

CENEVRE - WHO küresel kolera koordinatörü Claire-Lise Chaignat, ülkenin güneyinde geçen ay tespit edilen 5441 vakadan 101’inin ölümle sonuçlandığını, günlük vaka sayısının ise düşmesine rağmen halen 100-150 olduğunu belirtti. Chaignat, WHO ve diğer yardım kuruluşlarının Sudanlı yetkililere antibiyotik ve klor tabletleri sağladığını, ancak stokların ikmalinin yapılması gerektiğini kaydetti.

Daha önce Noam Chomsky'nin 9-11 adlı kitabını okumuş ve bir kısmını alıntılayarak günlüğümde yayınlamıştım. Alıntıladığım bölüm tam olarak da bu konuyla ilgiliydi. Chomsky, Sudan'ın El-Kaide ile ilişkisi olduğundan, Doğu Afrika'da ABD konsolosluklarına saldırıda bulunduklarından şüphelenilen iki teröristi; bu teröristler hakkında detaylı bir analiz içeren istihbarat bilgileri ile birlikte ABD ile paylaşmayı teklif etmesi ancak bu teklifin ABD tarafından reddedilmesi ile oldukça ilginç bir boyuta ulaşan ve bu olayın hemen sonrasında CIA'in Sudan'daki Al-Shifa ilaç fabrikasını yanlışlıkla yoketmesiyle devam eden olaylar zincirinin 11 Eylül saldırılarına kadar uzanışını bu paragraflarda detaylı olarak inceliyor.

CIA'in Sudan'da ne amaçladığını henüz bilmiyorum ama, yokedilen Al-Shifa (El-Şifa?) ilaç fabrikası Sudan'daki toplam ilaç ihtiyacının yarısından fazlasını karşılıyordu. Zengin-fakir, Sudan'lı halkın ilaç ihtiyacı güçlükle karşılanabildiği için ülkede insanlar kolayca tedavi edilebilen ve daha gelişmiş ülkelerde insanların adını bile unuttukları kolera gibi hastalıklardan ölüyorlar.

Daha kötüsü ise bu kirli işlerin devam ettirilebilmesi için Uluslararası Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler gibi organizasyonlara düzenli olarak yapılan bağışların son 10 yıldır önemli ölçüde azaltılmış olması. ABD, 300 milyondan az nüfusuyla tek başına dünyadaki zenginliğin yarısından fazlasını tüketiyor. Dünyanın geri kalanına zarar vermekten çekinmeden. 300 milyon insan nasıl oldu da bu kadar acımasız hale gelebildi?

Fri, 03 Mar 2006

Haberden kısa bir alıntı:

NEW YORK - Cherry Creek bölgesinde bulunan Overland Lisesi’nin öğretmenlerinden Jay Bennish’in, Bush’u Adolf Hitler ile kıyasladığı belirtildi. Bir öğrencinin, Bennish’in, Bush’un 1 Şubat’taki “Birliğin Durumu” konuşmasıyla ilgili olarak derste başlattığı tartışma esnasındaki ifadelerini kaydederek babasına dinlettiği ve olayın, velinin şikayeti üzerine ortaya çıktığı belirtildi. Okul yönetiminin ceza kararının ardından 100’den fazla öğrencinin kararı protesto ettiği kaydedildi.

Bence de gerçekten çok saçma bir kıyas olmuş. Adolf Hitler ne yaptığının farkındaydı ve daha zekiydi. Bush bir kukla gibi duruyor. Plastipler'i hatırlayanınız var mı?

Wed, 25 Jan 2006

Bildiğiniz gibi Uluslarası finans kuruluşlarından Fortis bir süre önce Dışbank'ı TMSF'den satın alarak Türkiye piyasasında da boy göstermeye başladı. İktisadi açıdan nasıl bir gelişme olduğunu açıkçası bilmiyor ve katı bir solcu olmadığımdan doğrudan ilgilenmiyorum.

Buna karşın, bir süredir el altından Fortis'e karşı bir kampanya yürütüldüğünü biliyorum. Arkadaşlarım arasında elden ele dolaşan ve aralarında Fortis'in de bulunduğu 5 finans kuruluşunun uluslararası dev silah üreticilerinden Singapore Technologies Engineering Ltd.'de toplam 1,376,600 adet hissesi bulunduğu, bahsi geçen bu kuruluşun Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu'nun üretimini yasakladığı (her nasıl oluyorsa ABD'nin Irak'ta 3 yıldır yoğun olarak kullandığı İtalyan RAI TV tarafından belgelenen) misket bombası, çeşitli nükleer bombalar ve seyreltilmiş uranyum içeren silahlar ürettiği, bu silahlardan VS-50 ve VS-69 tipi mayınların Güneydoğu Anadolu'da PKK tarafından kullanıldığı bilgileri yer alıyor.

Bu bilgilerin aslını astarını biraz araştırdım (isteyenlerin araştırmaya devam edebilmesi için araştırırken kullandığım Google araması burada) ve daha ilk arama sonucunda, dolaşan e-posta içerisinde belirtilen araştırmayı yapan Belçika'lı Netwerk Vlaanderen adlı kuruluşun hazırladığı raporun ve bu raporun yayınlanmasından itibaren raporda adları geçen finans kuruluşlarının tepkilerinin başarılı bir özetine ulaştım. Rapor ve arama sonuçları oldukça çarpıcı, Washington hükümetinin ve ABD Savunma Bakanlığı'nın Irak'da kullanılacak silahları nereden bulduğu ve bunların kongreye hissettirmeden kullanılmasını nasıl sağladığı ise bambaşka bir araştırma konusu, ancak ABD'nin geçmişteki bariz saldırılarında nasıl çalıştığı anımsandığında Nikaragua'da veya Endonezya'da yaptıklarından pek farklı olduğunu düşünmüyorum. En muhtemel olasılık bu silahların bir kısmının doğrudan kongrenin sağladığı savunma ödenekleri ile değil de uluslararası uyuşturucu tacirlerinin birazcık rahat bırakılması ile sağlanan dev gayrıresmi finansal olanakların bu silahları satın almak için kullanılmış olması.

Uyanın ey Türk halkı, cebinizi delip mayın yapıyorlar, sahip olduklarınızı elinizden almak için.

About me

I'm Enver ALTIN, a software developer at Cellenity.

Calendar

May 2008
SuMoTuWeThFrSa
     1 2 3
4 5 6 7 8 910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Categories

/ (351)
  articles/ (1)
  books/ (7)
  coffee/ (1)
  debian/ (1)
  events/ (7)
  factsoflife/ (13)
  general/ (8)
  gnome/ (16)
  humor/ (21)
  lkd/ (8)
  management/ (1)
  mobile/ (1)
  mono/ (4)
  music/ (8)
  personal/ (34)
  politics/ (26)
  postgresql/ (4)
  programming/ (12)
  projects/ (2)
  technology/ (6)
  tips/ (6)
  travel/ (1)
  work/ (13)

Archives

Links

Popular

Talk slides

License

Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution 2.5 License.

Miscellaneous

This site is built on the wonders of Pyblosxom, supposed to be W3C XHTML 1.0 and CSS 1.0 compliant, always handcoded using Vim. The server that hosts this site is powered by Debian GNU/Linux.
.O.
..O
OOO