The truth about my life

Sat, 29 Oct 2016

I keep reading about friends who complain about their jobs and how they don’t see themselves retiring at all, worried about their financial future. I think the whole idea of retiring is nuts. Maybe I’ll write about that later.

TL;DR: Everything will be effectively free of charge, no more work in the future. We will retire earlier than we think. If robots don’t kill us, most will live happily ever after.

See, technology will replace you, me, anyone at work. Even today, without any advancement, if we used existing tech to the max, we’d have jobs for maybe 1bn people at best. Considering ~7.2bn human population, about ~3.5 would be up for a job, but only 1bn would get one. There’s no way we could find any work for the rest 2.5bn people. In other words, what they do today is not necessary. They’re possibly wasting energy by doing work.

As we advance towards singularity, the concept of "work" will cease. If energy is free and plenty and everywhere, and the materials are basically free, there is no point in selling anything. With sales, pooof, and marketing, advertisement is gone too. All businesses that depend on ad money will also be kicked out.

You might think that people part of the global capitalist system would not let that happen, and I beg to disagree. Efficiency and profit maximisation are trojan horses they will happily let into their little castles, I believe.

Transitions to an economy of everything free of charge will come in many forms. Remember Switzerland planning to pay all citizens a base income of ~2500 EUR each month, no questions asked? Very early move, but there you go. (It didn’t happen, of course.)

You might think this would create a chaos, excessive waste? I don’t think so. There will be a slow transition, so the common culture will adapt to the change. We will learn to get what we need only and not waste. Because when you know something will be free and available forever as much as you want, you’ll use only so much. No point in stockpiling. People gave up downloading and archiving movies, because fast internet is everywhere at a really low price, even free of charge in some countries.

The transition will have profound impact on every aspect of life.

For starters, representative democracy will be gone sooner. We won’t need puny middle-men humans to decide for us when recommendation engines and communication get too good. We the caring public can decide together.

I can rant a lot more with my prophecies, but I’ll cut this short and leave the rest for your imagination. Agriculture, law enforcement, production and transport of food, clothing and energy, making dwelling for humans to live in, healthcare… All these and more can and will be mostly automated.

But there is no rest for the wicked. Disturbed among us will keep being creative. They were the ones who shape the future throughout the history anyway. They will keep dreaming, designing, modifying, producing, iterating. We depend on them for progress.

So what will happen to those of us who are not disturbed enough? My optimism says we will live happily ever after. We will be sipping healthy organic drinks by the *INSERT_BEAUTIFUL_SCENE_OF_YOUR_CHOICE* peacefully. If you want the worst case, sadly, I think the system would cannibalise us and recycle the energy to avoid waste.

(Just between us: Bored to death, we will cease to have kids and eventually remove ourselves from the gene pool over a few generations, and the evolution will take a very interesting path from there on for the first time in human history. Don’t tell about this last bit to anyone.)

Then, what will happen when everyone becomes crazy-creative in the post-utopian-world? Now Go and read E.M. Forster’s short story, published in 1909, appropriately named "The Machine Stops" a fucking century ago. I’ll wait, please, go read it. Watching Matrix all over again is optional.

Rinse, repeat: Archeologists of the future will have some really fun time trying to figure out what the fuck we were up to with all this crazy shit over the earth’s crust, just like archeologists today marvel at remnants of older generations.

Wed, 22 Jul 2009

Eğer herkesin konuştuğu ama çok az insanın harekete geçtiği bir konu varsa o da beklenen Marmara depremidir. Ülkemizdeki tüm jeofizikçilerin üzerinde anlaştıkları bir konu daha varsa o da, yine, beklenen Marmara depremini bugün orta yaşlarda olan herkesin yaşayacağıdır. 17 Ağustos 1999'daki Gölcük depreminin üzerinden neredeyse 10 yıl geçti. Internet üzerinden erişebildiğim bilgilerle bu konuda neler yapıldığını hızlıca özetlemek ve bazılarını detaylandırmak istiyorum:

  • TBMM, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından hazırlanan yapı denetimi yasasını onayladı.
  • Ulaştırma Bakanlığı Karayolları Genel Müdürlüğü kendilerine ait yol, köprü ve viyadüklerden zayıf olanları tesbit etti ve güçlendirme çalışmalarına başladı.
  • Milli Eğitim Bakanlığı kendilerine ait okul binalarını denetleyip bazılarını tamamen yıkmak, bazılarını da onarmak suretiyle depreme karşı güçlendirmeye çalışıyor.
  • Benzer bir çalışmanın Sağlık Bakanlığı tarafından da yapıldığını haberlerde gördük, kendilerine bağlı hastane ve sağlık ocağı binalarını depreme karşı denetliyorlar ve gerekli gördüklerinde güçlendirme çalışmaları yapıyorlar. Ayrıca deprem sonrasında ihtiyaç duyulacak sağlık hizmetlerinin büyüklüğünü öngörmeye çalıştıklarını, buna göre planlama yaptıklarını çeşitli haberlerde duyduk.
  • Adalet Bakanlığı da kendilerine ait adliye sarayı ve mahkeme binalarını denetliyor, gerekli gördüklerinde onarım çalışması yapıyor. Ayrıca İstanbul'da oldukça merkezi yerlerde devasa boyutta birkaç adliye sarayı inşaatı sürüyor, tamamlandığında çeşitli adli birimler buralara taşınacak.
  • 7 Temmuz 2003'de İstanbul Teknik Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi'nin ortak çalışması olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılan İstanbul Deprem Master Planı oldukça kapsamlı bir yol haritası ve değerli tavsiyeler içeriyor. Bu belgedeki çeşitli şekil ve haritalardaki veriler muhtemelen İBB tarafından kasıtlı olarak bozulmuş ve okunamaz halde. Basit bir teknik hataya benziyor, belgenin daha net haline ulaşmaya çalışacağım.
  • Üniversitelerde deprem araştırmaları ile ilgili kadrolar ve bütçeler imkanlar elverdiğince (çevre yeşillendirme, çiçek dikimi vb. ihalelerden artan paralar kadar herhalde) artırıldı; ilgili bölümlere alınacak öğrenci sayıları da kısmen artırıldı.
  • Boğaziçi Üniversitesi'ne bağlı Kandilli Rasathanesi ve Avea İletişim Hizmetleri A.Ş. tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen bir proje kapsamında Marmara'da çeşitli noktalara yerleştirilen sismograflar kurularak ve gerçekleşen çok sayıda hafif şiddetteki depremin farklı coğrafi noktalara etkisi izlenerek toplanan verilerle biraz daha detaylı bir zemin dayanıklılık haritası çıkarıldı. Kanımca en değerli araştırma projelerinden biriydi.
  • İstanbul Teknik Üniversitesi'nden Prof. Dr. Naci Görür'ün de katıldığı bir proje kapsamında Marmara Denizi tabanına çeşitli sensörler yerleştirildi ve bir denizaltı kullanılarak konuyla ilgili akademisyenlerin fay hattına mümkün olduğunca yaklaşarak gözlem yapmaları sağlandı. Bu çalışmadan sonra Naci Görür bir kitap yayınladı ve izlenimlerini halkla paylaştı.
  • Başbakanlık Toplu Konut İdaresi (TOKİ)'nin çeşitli inşaat ve finans şirketleri ile yaptığı işbirliği sonucunda çok sayıda kentsel dönüşüm ve toplu konut projesi gerçekleştirildi; bazılarının inşaatı devam ediyor.
  • Genelkurmay Başkanlığı aynı şekilde askeri tesislerin denetlenmesini sağladı, zayıf olduğu tesbit edilen binaların güçlendirilmesini sağladı ve ayrıca muhtemel bir depremin sonrasında Marmara bölgesinde silahlı kuvvetler tarafından gerçekleştirilecek enkaz kaldırma, arama ve kurtarma faaliyetlerinde ihtiyaç duyulacak kaynakları saptayarak oldukça detaylı bir lojistik planı çıkardı. Bütçesinin büyüklüğü de göz önüne alınırsa muhtemel depreme en hazır kuruluş silahlı kuvvetler gibi görünüyor.

Türkiye ekonomisinin kalbi konumundaki İstanbul aynı zamanda ülke nüfusunun da kabaca 15% kadarını barındırıyor. Muazzam bir nüfus yoğunluğu dengesiz gelir dağılımı ve işsizlikle birleşince ortaya çıkan sorunların başında barınma geliyor. Sosyal devletin sağlamaya talip olduğu eğitim, sağlık ve ulaşım hizmetlerinde yaşanan türlü aksaklık da bu durumdan besleniyor ama muhtemelen en büyük dert barınma.

Hepimizin bildiği üzere geçmişte siyasi sebeplerle yapılmış çok fazla yanlışlık var. Hazine arazilerinin göçle gelen halk tarafından yasa dışı işgaline özellikle seçim dönemlerinde oy karşılığında göz yumulması ve hatta desteklenmesi hızla organize bir sıkıntı haline gelmiş. İşgal edilen tapusuz bölgelere ulaşım, elektrik, su, doğalgaz sağlanmış; ruhsatsız ve denetimsiz inşa edilen çok sayıda binanın varlığına göz yumulmuş. Bu sorunlar sonradan "kitabına uydurularak" çözülmüş gibi duruyor.

Bunlar ve ayrıca yasal boşluklardan dolayı Marmara Bölgesi'nde ve İstanbul özelinde çok sayıda denetlenmemiş bina var. O kadar ki, toplam sayıları konusunda dahi ancak tahmin yürütebiliyoruz, Deprem Master Planı'ndaki Topoloji İhalesi verilerine göre İstanbul'da 3,400,000 kadar toplam bina var. Bu binaların çok önemli bir bölümü yapı denetimi yasasından önce inşa edildiğinden depreme karşı dayanıklılıkları konusunda pek fikrimiz yok.

Devlet hazır mı?

Kamu hizmetlerindeki hummalı çalışmaya bakılırsa en genel ifadesi ile devlet muhtemel Marmara depremine hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyor. Kamu tarafından sağlanan temel hizmetler olan ulaşım, eğitim, sağlık ve adalet hizmetlerinin mümkün olan en az düzeyde kesintiye uğrayacağını umuyoruz. Ancak umabiliyoruz, çünkü ülkemizde devlet henüz tam olarak saydam değil; devlet ile ilgili tüm bilgiler henüz kamuya açık değil. Kendi adıma kamuda çalışan yöneticilere güvenmek istiyorum çünkü olası bir kabahatin (cezası o kadar olmasa bile) vebali çok büyüktür.

Toplu konut projeleri

1999'daki Marmara depreminden çok önce, 1984 yılında kurulmuş olan TOKİ'yi benzer faaliyetlerle çok sayıda yatırım kuruluşu/inşaat şirketi işbirliği izledi. Genellikle depreme karşı zemini diğer semtlere göre daha güvenilir olan bölgelerde çok sayıda toplu konut projesi başlatıldı. 1999'dan sonra inşaatına başlanan projelerin tümü TBMM tarafından çıkarılan yapı denetimi yasasına uygun olarak inşa edildi, bu yasaya tabi kuruluşlar tarafından denetlendi ve dayanıklılıkları belgelendi.

Bugün devasa toplu konut projeleri yalnızca devlet eliyle değil, özel sektör tarafından da gerçekleştiriliyor. Projeler gelir düzeyi göreceli olarak yüksek halk tarafından büyük rağbet görüyor; konutlar şehir merkezlerinin kısmen dışında bulunmalarına rağmen daha yeni ve kullanışlı olduğundan, daha iyi planlanmış sosyal olanakları sebebiyle tercih ediliyorlar.

Plansız gelişim alanları

Yine İstanbul Deprem Master Plan'ına göre İstanbul'daki toplu konutlarda nüfusun yaklaşık %23'ü yaşıyor, yani kabaca 2 milyon kişi. Geri kalan binalarla ilgili veriler ise yaklaşık şöyle:

  • %80'inin iskan ruhsatı yok, bu sebeple bina güçlendirme işlemleri açısından ciddi bir hukuksal sorun var.
  • Yasadışı yapılaşmış binaların oluşturduğu alan toplam inşaat alanının %32'sini oluşturuyor.
  • Bu %32'lik alan içerisinde toplam binaların %45'i bulunuyor; ayrıca ağır hasarlı olduğu bilinen binaların da %38'i bu alanda yer alıyor.
  • Bu alanlarda toplam nüfusun %47'si yaşıyor.
  • Islah planlarıyla yasallaştırılmış olan bu binalarda planlara aykırı olarak sonradan yapılmış eklentiler (kaçak katlar), izinsiz değişiklikler (yer açmak için taşıyıcı öğelerin kesilmesi) ve yapı güvenliğini azaltan kullanımlar (yanıcı/patlayıcı madde depolaması, aşırı rezonanslı imalat işleri) oldukça yaygın.
  • Bu alanlarda genellikle düşük gelir grubu yaşıyor, bu sebeple bırakın güçlendirmeyi, yapıların denetlenmesi için dahi kaynak ayrılması oldukça güç. Afet riskini azaltmak için yapılacak operasyonlarda çok sayıda mülk sahibi ile muhatap olunması, uzlaşmaların sağlanmasını güçleştiren bir husus.
  • Binalar genelde ekonomik ömrünü tüketmiş, fiziksel ömrünü ise kalite düşüklüğü sebebiyle erken tamamlamış durumda. Bu sebeple bu bölgelerde kira ve satış bedelleri düşüş eğiliminde.

Garip bir şekilde halk devletten bir beklenti içerisinde. Binalar üzerinde bulundukları arsalarla birlikte bireylere veya ticari kuruluşlara ait oldukları halde bu binaların denetlenmesi veya güçlendirilmesinin devletten beklenmesinin muhtemelen cehaletten başka bir açıklaması yok. Galiba genç Cumhuriyet henüz Osmanlı'dan kalan teba algısının üstesinden tam olarak gelemedi, bunda gelir dağılımındaki düzensizliklerin ve bu düzensizliğin oluşmasında büyük payı olan devlet yönetimlerinin de hissedilir payı olduğundan bu iş içinden çıkması oldukça güç bir sarmal.

Yasadışı gelişmekte olan plansız alanlar

Raporda oldukça çarpıcı bir bölüm daha var, müsaadenizle paragrafı ve verileri aynen aktaracağım:

Su toplama havzaları, Boğaziçi ön görünüm bölgeleri ve genelde TEM otoyolunun kuzeyinde gelişmekte olan alanlar bu sınıflamaya giren en temel örneklerdir. Özellikle su toplama havzalarındaki yasadışı gelişmeler metropoliten alanın tümü için bir tehdit oluştururken, bir dünya mirası olan Boğaziçi alanının da benzer gelişme baskıları ile karşı karşıya olması doğal değerlerin korunması açısından bir diğer tehdit alanını oluşturmaktadır.
  • Bu alanlar İstanbul’daki toplam yapılanmış alanın yaklaşık üçte birini, yani %22’sini (185090 Ha), oluşturmaktadır.
  • Yasa dışı yollardan yapılanmış alanlarda toplam nüfusun %20’i (1750000 kişi) yaşamaktadır.
  • İstanbul’daki yapıların %20’si (145000) ve ağır hasarlı yapıların %21’(10620)i bu alanlardadır.
  • Sonradan yapılmış eklentiler (kaçak katlar), izinsiz değişiklikler (yer açmak için taşıyıcı öğelerin kesilmesi) ve yapı güvenliğini azaltan kullanımlar (yanıcı/patlayıcı madde depolaması, aşırı rezonanslı imalat işleri) bu alanlarda da oldukça yaygın.

Merak eden yok mu?

Halkın bir kısmı merak ediyor; oturdukları binaların depreme karşı dayanıklı olup olmadığını öğrenmek istiyorlar. Kaç kişi/bina oldukları, gelir düzeyleri veya binaların kendilerine ait olup olmadığı konusunda oldukça az bilgi var.

Binaların dayanıklılık durumunu merak eden birileri daha var. Ülkemizde son yıllarda konut alımı sırasında kredi kullanılması oldukça yaygınlaştı; bankalar ipotek karşılığı verdikleri konut kredilerinde sözkonusu konutun sigortalanmasını şart koşuyorlar. Ancak binaların deprem karşısındaki riskleri belirsiz olduğu için sigorta primi ödemelerinin tutarlarını doğru biçimde tesbit edemiyorlar. Diğer bir deyişle, sigortaladığınız eviniz depreme karşı dayanıklı değilse bile aynı semtteki depreme karşı dayanıklı bir başka ev ile aynı sigorta primini ödüyorsunuz; burada bir adaletsizlik var. Bu sebeple sigorta şirketleri de aslında bu binaların dayanıklılık durumunu merak ediyor.

Yapı denetimi nasıl yapılıyor?

Bu konuda bir uzman değilim, hayatımda hiç yapı inşaatı veya denetimi yapmadım, bu sebeple burada okuduklarınızın hepsi veya bir kısmı doğru veya yanlış olabilir. Eğer daha doğru bilgilere sahipseniz ve benimle paylaşırsanız bu bölümü düzelteceğim.

Bu konuda çalışan arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarıyla yapı denetimi sırasında uygulanan teknikler günümüz bilgi çağı için biraz ilkel.

Çekiç ve inşaat çivisi gibi basit bazı el aletleri ile binanın çeşitli noktalarından numune beton parçaları alınıyor ve bu numunelerle binanın inşaası sırasında kullanılan malzemenin kalitesi saptanmaya çalışılıyor. Ayrıca numunelerden binanın zaman içerisinde ne kadar zarar gördüğü de tesbit ediliyor.

Buradan elde edilen bilgilerle binanın bulunduğu zeminle ilgili bilgiler ve bina ölçüleri birleştirilerek statik hesaplamaları tekrar yapılıyor; olası bir depremin etkileri öngörülmeye çalışılıyor. Çeşitli hesaplamalar sonrasında binanın çeşitli yönlerden gelecek kuvvetli etkilere karşı dayanabileceği sınır tesbit ediliyor. Ancak bu sınır beklenen depremin muhtemel kuvvetinden ve bu kuvvetin o zemin üzerindeki etkisinden yüksek ise binanın depreme dayanıklı olduğu söylenebilir.

Aksi takdirde sözkonusu bina risk taşıyor demektir. Depremin büyüklüğüne göre ağır hasar alabilir, tamamen çökebilir, şeklini kaybedebilir veya kısmen yıkılabilir. Her durumda can kaybı ve yaralanmalar kaçınılmaz olur.

Uzun yıllar yüksek teknolojiye sahip sistemlerle çalıştığım için bu hayli basit test ve kısmen somut verilere, kısmen tecrübeye dayalı hesaplamalar bana çok da güvenilir gelmiyor; hem zaman hem de harcanacak kaynaklar açısından verimli görünmüyor. Yüksek teknolojinin bu konuda sağlayabileceği çeşitli olanaklar olduğunu düşünüyorum; binalar üzerinde yapılacak testlerin çok daha kısa sürede, verimli bir şekilde, çok daha ucuza ve mümkün olan en az hata payı ile yapılacak şekilde geliştirilebileceği kanısındayım. Mars'a robotlar gönderebilen insan neslinin geldiği son nokta bu olmamalı.

Yok mu derdimize bir derman?

Aslında defalarca adını andığım Deprem Master Planı oldukça kapsamlı bir şekilde yapılacakları açıklıyor, değerli hocalarımın ve bu konuda çalışan herkesin eline sağlık. Öneriler o kadar kapsamlı ki, yasal değişikliklerden, kurumların ayrı ayrı görevlerine, uzun ve kısa vadeli devlet politikası değişikliklerine kadar her konuya detaylı olarak değinilmiş. Ancak bu konuda halka da oldukça fazla iş düşüyor. Bu 1344 sayfalık belgeyi herkesin okumasını beklemiyorum ve hatta halktan çok az insanın okuyacağı kanısındayım.

Oturduğumuz binaları bir anda gelip sağlamlaştıracak bir sihirli değnek yok.

Halk neden hemen harekete geçmiyor?

1999 depreminden bu yana 10 yıl geçti. Halkımızın gelir düzeyi daha yüksek olsaydı, daha eğitimli ve daha sağduyulu olsaydık ilk iş kendimize bu işten anlayan birilerini bulur içinde yaşadığımız evlerimizin sağlamlığından emin olurduk. Bu işi yapan insanların kapılarında uzun kuyruklar olurdu. Olmadı. Neden olmadı? Naçizane araştırma ve tecrübelerimin sonucunda bulabildiğim ve görebildiğim sebepleri daha önemli olanlar üstte olacak şekilde sıraladım:

  1. Binaların yapı denetimi yapılsa dahi halkın önemli bir bölümü muhtemelen depreme dayanıksız olduğu tesbit edilecek olan binaları tahliye etmek için yeterli finansal güce sahip değil. Yeni bir ev satın almaya veya oturdukları binaları güçlendirmeye yetecek gelir düzeyine sahip değiller.
  2. Kat mülkiyetine dayalı olarak paylaştırılmış apartmanlarda her bir dairenin sahibi belli; ancak bir bütün olarak binaya kimse sahip değil. Bu binaların çoğunda tayin edilmiş bir apartman yöneticisi de yok. Bu şekilde paylaşılmış binaların depreme dayanıklılığının denetlenmesini zorlayan herhangi bir yasa görebildiğim kadarıyla olmadığı için insanlar ortak bir karara varamıyorlar. Binada oturanlardan bir tanesi dahi ödeme yapmaya yanaşmazsa sağlamlık denetimi fikri rafa kaldırılıyor.

  3. Yapı denetim şirketlerinin eski binaları denetlemek için verdikleri fiyatlar bugünlerde 3000 YTL'den başlıyor. Bu fiyatlar yalnızca denetlemek için biraz yüksek.
  4. Bir yapı denetim şirketi bulmak ve seçmek dahi bir iş. Farklı fiyatlar, farklı şekillerde yapılan testler var. Görünüşe bakılırsa bir standart yok, hangi testin doğru olduğu da muğlak. Binasının denetlenmesini isteyen insanlar kime gideceklerini bilmiyorlar.
  5. Yapı denetim şirketlerine güvenilmiyor. İnsanlar bu şirketlerin inşaat şirketleri ile anlaşmalı olduklarından; bina sağlam olsa bile “çürük” raporu vererek bu işten daha fazla gelir elde etmeye çalıştıklarından şüpheleniyor.

Sebepler daha uzayıp gider ama, önem sırasına göre bakılırsa liste muhtemelen böyle.

Halkı harekete geçirmek

Bu konuda yapılabilecek birşeyler olduğunu düşünüyorum, biz sokaktaki insanların da bu konuda birşeyler yapabileceğini düşünüyorum. Bu konuda çok çeşitli fikirlerim vardı:

  • Yapı denetim şirketlerini bir birlik kurmaya zorlamak ve toplu indirimlerle yapı denetim fiyatlarını eski binalar için aşağı çekmeye zorlamak aklımdakilerden biri.
  • Gönüllülerin katılacağı bir vakıf kurup, belki yapı denetimi işindeki en temel maliyetlerden olan insan kaynağını gönüllülere yüklemek, tüm işlerin takibini vakıf içerisinde yapmak ve şirketlerden yalnızca zorunlu olduğunda vakıf yoluyla hizmet satın almak; vakfa gelir kaynağı olarak bağış toplamak, medyada bilinirlik yaratmak gibi şeyler düşündüm. Bu gönüllüler ilgili bölümlerden üniversite öğrencileri ve öğretim üyeleri olabilir sanki.
  • Gönüllü öğrenciler/uzmanlar tarafından yerinde yapılan incelemeler ve numune alma işlemi sonrasında konusunda uzman öğretim üyeleri tarafından yapılacak testler ve hesaplamalarla bir rapor oluşturulur; vakıf yönetimi tarafından onaylanarak sonuçlar denetim talebi yapana bildirilir. Ayrıca yapılan denetimlerin sonuçları bölge genelinde bir risk haritasının oluşturulmasını sağlamak üzere veritabanına kaydedilir.
  • Finans, sigorta, inşaat şirketleri ile görüşmeler yapılarak sponsorluk veya hibe yoluyla vakfa destek olmaları sağlanır. Yeterli destek sağlanabilirse vakıf tarafından yapı denetim hizmetleri ücretsiz olarak verilir, eğer sağlanamazsa vakfın çalışmalarını idame ettirebilmesi için yeterli mümkün olan en düşük maliyet belirlenir ve belirlenen maliyet vakfın hizmetlerinin tanıtımı ile birlikte duyurulur.

Belki hayallerim havalarda uçuyor biraz ama, görebildiğim kadarıyla halkın tüm kaygılarına en kapsamlı çözüm, kar amacı gütmeyen bir organizasyon, yani bir vakıfla getirilebiliyor. Bir vakfın her türlü kuruluştan destek alması, bir şirketler birliğine kıyasla hayli daha kolay olduğu için hedefe en kısa sürede bu şekilde ulaşılabileceğini düşünüyorum.

Vakfı kim kuracak?

Konuyla en az ilgili kişi olsam dahi, eğer kimse kurmazsa vallahi ben kuracağım. Çeşitli sektörlerde çalışmış değerli dostlarımla son birkaç ayda bu konuyu bolca tartıştık, yapılabilecekleri belirlemeye çalıştık. Yapılacak işlerle ilgili birkaç adım dahi attık.

En kısa zamanda işin doğrudan içinde olan; ülkenin önde gelen inşaat mühendisi, mimar ve jeofizik mühendisi akademisyenleri ile temas kurmaya ve düşüncelerimi anlatmaya çalışacağım. Eğer yeterli desteği görebilirsek (sahaya çıkıp elini kirletecek, binalardan numune alacak yeterli gönüllüye ulaşabilirsek) maddi destek sağlayabilecek veya sponsor olabilecek iletişim, finans, sigorta, inşaat sektörlerinden şirketlerle görüşmeye ve maddi destek edinmeye çalışacağım. Buraya kadar gelebilirsek basın ve yayın kuruluşları ile görüşüp tanıtım desteği bulmak gerekecek. Sonra gönüllüleri organize etmek, sahadan veri toplamak, testleri yapmak, raporlar hazırlamak, veritabanı çıkarmak... Çok iş var.

Bu faaliyetin tümünün bir organizasyon işi olduğunu; Türkiye'de en çok eksikliğini hissettiğimiz becerilerden biri olan büyük resmi görerek tarafları organize etmek, bir tek hedefe yönlendirmek olduğunu düşünüyorum. Ne yapabileceğimiz konusunda bir fikrim yok, nereye varacağını, hangi kaynakları elde edebileceğimizi, ne kadar zaman alacağını da kestiremiyorum. Tek bildiğim herkesin desteğine ihtiyaç duyduğum.

Nasıl destek olacağız?

Aylar önce bu konuda bir e-posta grubu oluşturdum. http://groups.google.com/group/beklenenmarmaradepremi adresinden gruba ulaşabilirsiniz. Eğer yapabileceğiniz birşeyler olduğunu düşünüyorsanız lütfen gruba üye olun, düşüncelerinizi paylaşın. Bu yazıyı yayınladığım günlük sayfasının adresini tanıdığınız insanlarla paylaşın, ulaşabildiğiniz herkese bildirin.

Umarım hala yeterince zamanımız vardır.

Saygılar, selamlar.

Wed, 14 May 2008

Daha önce İngiliz hükümetinin aldığı Dumansız İngiltere kararı ve bununla ilgili yasayı aktarmıştım. Bildiğiniz gibi artık Türkiye'de de kapalı alanlarda sigara içmek yasak. LKD seminerleri sayesinde Türkiye'deki üniversitelerin önemli bir bölümünü ve bazı liseleri dolaşma fırsatım oldu; içim acıyarak gördüm ki özellikle üniversite kampüslerinde sigara tüketimi akıl almaz boyutlarda. Metnin hazırlanmasından yasanın mecliste kabulüne kadar emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. Yasanın yürürlüğe gireceği tarihin de sembolik önemi var, 19 Mayıs'dan itibaren en az bir duvarı olan ve üstü kapalı, kamuya açık herhangi bir yerde sigara içilemeyecek.

Daha sağlıklı bir topluma sahip olmanın benim görebildiğim en önemli yan etkisi sosyal güvenlik maliyetlerinin orta ve uzun vadede azalacak olması; bu sayede daha sürdürülebilir bir sosyal güvenlik sistemine erişilmesi.

Dumansız günler dilerim.

Sat, 01 Sep 2007

Tanıyanlar bilirler, Marmara'da yarım bıraktığım öğrencilik hayatıma bir süredir Ahmet Yesevi'de devam ediyorum. Yarın da Felsefe dersinden sınavım var. Ders notlarını her açtığımda karşımda şunu görüyorum:

Felsefe düşüncesi olmayan bir toplum ve Türkiye düşünmek artık olanaksız. Felsefesiz bir bilim, politika, eğitim, ethik, estetik, toplum, eğitim ve insan düşünmek, hele hiç.

Gelişmiş ülkelerin hemen tümünde, felsefi düşünce, bilimin, sanatın, eğitimin baş sıralarında her vakit vazgeçilmez yerini koruyor, korumasından öte etkinliğini hep sürdürüyor, günümüzde de hiç kesilmiyor hızı. Ama Türkiye' de durum galiba bu kapsama girmiyor.

Kimi dönemlerde felsefe düşüncesinin ve onun gelişim sürecinin dinamiğinin önünü tıkayanlar, sınırlar getirenler oluyor. Felsefenin işlevselliğini yitirdiğini, yararsız bir kurgusal alan olduğunu savlayanlar bile çıkıyor.

Çoğu kere ve kimi dönemlerde, özellikle eğitim politikalarında felsefe dersleri önemli ölçüde budanıyor, kırpılıyor, amacından saptırılıyor. Güdümlü, antidemokratik düşüncenin bir dolu savunucusu, özgür düşüncenin simgesi felsefi düşünceye çoğu kere engeller koyuyor. Dogmatizmin, skolastik ve şeriatçı düşüncesine yandaşları, ellerine geçen her fırsatta, felsefe düşüncesinin etkinliğini azaltmak için ellerinden geleni yapıyor.

Ama felsefi düşünce, yatağında, ödünsüz akıp giden bir ırmak gibi kendine her zaman bir yol, bir yatak buluyor, insan doğasının vazgeçilmez niteliği olan özgür düşünce, eninde sonunda başını kaldırıp kendi iç dinamiğiyle akışını sürdürmekte gecikmiyor; felsefe, "bilim ve sanatın asla vazgeçilemezliğini" doğruluyor.

Yaşadığımız şu yıllarda, gün geçmiyor ki, yeni bir felsefe ya da düşün kitabı yayınlanmasın ülkemizde. Felsefe dersleri orta öğretimde yeniden zorunlu dersler konumuna getirildi. Kimi Mesleki ve Teknik eğitim kurumlarına zorunlu felsefe dersleri konuldu. Üniversitelerimizde ve Eğitim Fakültelerinde felsefi düşünce gitgide daha da önemsenir duruma geldi.

Felsefi düşünce yaklaşımı geliştirmeden, bilimlerin de gelişemeyeceği ve bilimsel düşünüş olmadan, felsefi düşüncenin gerçeklikten soyutlanacağı savı gitgide daha da açık seçik olarak algılanmaya başladı. Edebiyatçılar ve sanatçılar, çeşitli söylemlerinde felsefe ve psikoloji disiplinlerinin gelişimleri için vazgeçilmez alanlar olduğu savını gitgide daha çok işlemeye başladılar.

En iyimser bir yaklaşımla, seksen iki sonrasının düşün yozluğu, dinsel dogmatizm, teokratik ve şeriatçı akımların genişlemesi, yaygınlaşması, hızını yitirir gibi oldu. Felsefe eğitiminin etkili uygulanmasının bu oluşumda önemli etmenlerden biri olduğu artık apaçık ortada.

Tüm bu oluşumlar ise, kuşkusuz, geleceğe iyimser bakış açısı geliştirmemizin temel göstergelerinden sadece biri. Ancak bu iyimser oluşumların bir yönünde kötümserlik çizgilerinin de bulunduğu bir gerçek. Çünkü bu oluşumların kaynağı, önemli ölçüde üst yapılanmaların ürünü.

Felsefi düşüncenin gelişimi, ekonomik ve kültürel gelişime göre hem bir neden hem bir sonuç. Çünkü gerilik, bağnazlığı, tutuculuğu, skoiastik düşünceyi, dogmatizmi üretiyor. Gelişmişlik ise, dünyayı açık gözlerle görmeyi, insanı insan eden, felsefe ve sanatı en yüksek düzeyde algılamayı...

Yard. Doç. Dr. Gürsen TOPSES (Ankara, 1999)

Zahmet edip tüm zamanların en egoist metninin hepsini okumanıza gerek yok, ben herkese yetecek kadar okudum. Özetle "tüm dünyadaki en önemli iş felsefedir".

Mon, 27 Aug 2007

Beraat kandiliniz mübarek olsun. Hürriyet bugün Prof. Ümit Meriç ile yapılan röportajı yayınlamış; ben altına imzamı atarım.

Wed, 15 Aug 2007

Yılmaz Özdil Hürriyet'te yazmış, adını da Yeni Osmanlılar koymuş. Ben okurken pek eğlendim:

Sormuşlar kaptana, "oha be birader, kör müsün" diye...
"Bi an dikkatim dağıldı" demiş.

Fıkra gibi.

Fri, 27 Jul 2007

I really don't get it: what's the point of a sports car if all the driver does is steering the wheel while pushing the gas pedal? The term "sports car" sounds plain stupid to me.

Mon, 16 Jul 2007

Matbaacı, garson, memur, öğretmen arkadaşlardan bazı moronlar tam önlerinde oldukça temiz el yazısı ile yazılmış veya basılı olarak duran adımı ve soyadımı nasıl oluyor da sürekli yanlış yazabiliyorlar anlamıyorum. Bana mı böyleleri denk geliyor?

Evren, Ender, Erdem, Engin... Altun, Altan, Altınoğlu (oha)... gidiyor daha. Hemen Einstein'dan bir quote aktarmak arzusundayım:

Only two things are infinite: the universe and human stupidity... and I'm not sure about the former.

İyi ki bazı matbaalar davetiyeyi basmadan önce e-posta ile gönderip onay alıyor...

Fri, 06 Jul 2007

Congrats to the British government for the recent Smokefree-law:

On July 1st 2007, England introduced a new law to make virtually all enclosed public places and workplaces in England smokefree. A smokefree England ensures a healthier environment, so everyone can socialise, relax, travel, shop and work free from secondhand smoke.

Hopefully international moves like this will help us bring huge companies like JTI and Phillip Morris to their knees. And what kind of moron will keep smoking that business anyway? Obviously these huge tobacco companies have ties to international drug trafficking and terrorism, otherwise where else would the boss spend that huge money?

In the end of the day, the result is simple: if you're smoking you're killing babies either by the smoke or by unconciously funding international terrorism.

Mon, 04 Jun 2007

Haber burada. Üşenenler için alıntı:

Amasya Kız Meslek Lisesi’nin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmen Ahmet Aydın, öğrenciler için 25 sorulu bir test hazırladı. Testte öğrencilere "Hangisi zinanın zararlarından değildir? a) Nesep (soy) bozulur, b) Nüfusun artmasına neden olur, c) İffet ve namus gibi duygular yok olur, d) Toplumda düşmanlıklar ortaya çıkar?", "Evlilik bağı olmayan kişiler arasındaki cinsel ilişkiye ne denir? a) Zina, b) Flört, c) Aşk, d) Çağdaşlık" gibi sorular ve cevap şıkları yöneltildi.

Okul Müdürü Fatma Dikdere ise "Öğretmen bana bir hata olduğunu söyledi. Durumu o kadar büyütmenin gereği yok" dedi. İl Milli Eğitim Müdürü Vekili Mahmut Keskiner ise sorularla ilgili şikáyetlerin kendisine de iletildiğini söyleyerek, "Olayı soruşturacağım" diye konuştu. Öğrenciler ise ÖSS’de 1 puanın bile büyük önem taşıdığını alacakları eksik notu orta öğretim başarı puanlarını etkileyebileceğini söylerken, "Öğretmenimize, ’bunların üniversite sınavında bize ne yararı olacak?’ diye sorduğumuzda, bize ’Bunları her Müslüman’ın bilmesi gerekir. Müfredat her şeyi yazmaz’ cevabını aldık" diyerek tepki gösterdi.

Kız öğrencilerin tepki gösterdiği sınav sorularından ve cevap şıklarından birkaçı şöyle:

Hırsızlığın önlenmesi için yapılması gerekenlerden değildir?
a) Gizli polis teşkilatı kurulmalı, b) Muhtaçlara zekat verilmeli, c) Kalplere Allah korkusu yerleştirilmeli, d) Muhtaçlara borç verilmeli

Evlilik bağı olmayan kişiler arasındaki cinsel ilişkiye ne denir?
a) Zina, b) Flört, c) Aşk, d) Çağdaşlık

İlk bakışta komik görünse de aslında durum hayli acıklı. Bence sorular hem alabildiğine mantıklı, hem de dersin içeriğine uygun olmuş. İnciler dökülüyor:

  • Öyle görünüyor ki bazı öğretmenlerimiz derslerin müfredatları konusunda Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye kurulundan daha fazla bilgiye sahip, ama anlaşılan kendilerine fikirleri pek sorulmamış ki değerli hocamız Ahmet Aydın kendi yetkilerini kullanmak suretiyle sorunu yerel olarak çözmek istemiş. Bir adım bence, hiç yoktan iyidir.
  • Öğrencilerin dertleri sorulara doğru yanıtı veremeyecek olma korkusu ise, bence o öğrencilerin üniversitede işi yok zaten. Eğitilemez geri zekâlılar olarak sınıflandırılıp topluma zarar vermeleri engellenmeli.
  • Belli ki dertleri bu değil, değerli hocam derin bir yarayı kaşımış ve bunu bilerek yapmış. Sorunun gün yüzüne çıkmasını sağlamak için kullandığı soru ve yanıtların seçimi fevkalâde isabetli, buradan yola çıkarak toplumsal yaranın büyüklüğünün farkında. Çözümü konusunda da bir fikri var gibi duruyor. Tahmin edebiliyorum aslında ama, merak ettim doğrusu.
  • Uzun süredir bu konuda yazmak istiyordum, ancak fırsat bulabiliyorum. Azınlıkları da kapsayacak geniş özgürlüklere ve bu özgürlüğün anlamını sindirmiş bir topluma ihtiyacımız var, bunu orta vadede elde etmenin tek yolu toplumun her kesimini kapsayacak eğitim seferberliği iken; elimizde herkes için bu eğitimi sağlayacak herşey varken hep birlikte öylece duruyoruz. Sanıyorum bunun nedeni liderlik edebilecek yetenekteki insanların haddinden fazla bireyselleşmiş olması ve diğerlerini önemsememeleri.
  • Okul yönetimi öğretmeni savunmak yerine derhal geri adım atmış. Velilerle uğraşmaktan mı korkuyorlar? Hmm.
  • Öğrenciler ne zamandır ders içeriklerini üniversite sınavında işe yarayıp yaramayacağını sorgulayarak eleştiriyorlar?

Belki eğitilemez geri zekâlı olan öğrenciler değildir; belki aslında onlar çağın ilerisindedir. Belki din kültürü ve ahlâk bilgisi gereksizdir, toplumu kendi haline bırakınca dengeyi buluyordur. Belki dersin hocası eşeklik etmiştir, kafasına göre soru sormaması gerekiyordur. Belki benim bunları dert etmeyip kendi dalgama bakmam, devekuşu taklidi yapmam gerekiyordur. Bilemedim. En iyisi kendi işime bakayım, hem bana ne ki...

Thu, 01 Feb 2007

... ama benim derdim bu memlekette yaşayan bazı insanlarla:

Nasıl bir terbiye eksikliği, Kadıköy Verem Savaş Dispanseri başhekiminin böyle bir tabelayı binanın dışındaki giriş kapısına asmasını gerektirmiş olabilir?

Fri, 26 Jan 2007

Friends know that I like walking and I like it a lot, so much that I'm going to walk starting from one edge of Europe to the far end of Asia. And I've been practicing for the last couple years, I believe I'll be able to do it.

Anyway, that's not the point. We were, well, practicing walking last weekend on the Baghdad Street in Anatolian side of Istanbul. Usually there's a lot of people walking, not as fast as we do though. So when they're passing by we can hear them talking. The street I mentioned is one of those Champs Elysee kind. You can quickly observe that a good fraction of people hanging around are relatively rich (or much less worried about future, if you prefer).

This is Istanbul, it's supposed to be snowy and cold in Jan 12 but it's real hot. There's something wrong. So, we were walking. And we walk a lot. And although we're worried about the future quite a lot, we like walking there because it's close to our flat. The good thing is, I have developed a new ability. I am able to capture the most interesting and funny part of what people passing by are talking about, this is one of my secret super-nerd powers. Sometimes the stuff I capture is real stupid, I'll present you a couple examples.

Some five people, four of them were young females with Louis Vuitton bags, were passing by. One of them touched the subject, she complained that she could not go to skiing because there's no snow. She were a bit fat, she were wearing a white coat that made her look like a bear. A smile, a deep breath and it was gone. I stopped the laugh.

We walked a bit further. So there are more people, and I captured more stupid stuff from people that's mostly irrelevant to this blog post but here's the one. It's around 7pm, so it's evening and there's not sunlight anymore. Some guy with sunglasses were passing by with his gang, and he briefly explained them why he loves global warming and how he hates winter overall. He also said the traffic becomes awful in winter, and pointed out that it takes a lot longer to get back to home; from work I guess, do you think this guy has a job? I doubt that.

Call me rude, I call these people morons.

So the point is, you should carefully listen to people passing by. At least it's fun.

Sun, 24 Dec 2006

Gazetelerle dalga geçmekten sıkılmadım ama memlekette malzemeden bol birşey yok maaşallah. Bildiğim kadarıyla birçok ülkede büyükçe marketlerde müşterilere açık tuvalet bulunması zorunlu, ama Türkiye'de bu uygulamanın yakınından geçecek bir süpermarket bile görmedim. Bildiğim kadarıyla en devasa olan marketlerde dahi yok. Neden? Sağlık Bakanlığı mı müsaade etmiyor? Nedir ardındaki mantık?

Tue, 28 Nov 2006

Bizim ofiste sigara içilmesi hoş karşılanmadığı için (hiç içen görmedim, o kadar yani) arkadaşlar binanın merdiven boşluğunda sigara içiyorlar. Mecburi bazı insancıl ihtiyaçlar için ara sıra oradan geçmek gerekiyor, oradan geçerken de sigara üzeri sohbet eden veya ayakta gazete okuyanlara takılmak mümkün ve münasip oluyor doğal olarak.

Az önce Ömür orada gazete okuyordu, ki gazetelerle ilgili sıkıntılarımdan daha önce zaten bahsetmiştim, okuduğu gazetenin arka tarafında abuk bir haber manşetine gözüm takıldı, noktasına virgülüne dokunmadan aktarıyorum:

Spermci profesöre ceza hastalarını tedirgin etti

Sperm skandalından 3 yıl hapse çarptırılan Prof. Köker’in hastaları büyük şaşkınlık yaşıyor. Olayın ele alındığı programı arayan bir hastası "Eşim çocuğumuza DNA testi istiyor. Her gün kavga ediyoruz" dedi.

Tıklayın, Google daha fazlasını getirsin. Allah aşkına, ne demektir "spermci profesör"? Ne biçim insanlar uyduruyor bu başlıkları? Özellikle mi yapıyorlar? Daha çok ilgi çektiği kesin ama gerçekten çok rahatsız edici.

Aynı türden başlıklar radyoda, televizyonda, afişlerde, her yerde rastlayabilirsiniz; artık sözcüklerin böyle kullanımı norm haline gelmiş. Hatta herkes kanıksamış, birileri parmağıyla gösterene kadar kimseye garip gelmiyor.

Ne ki bu?

Wed, 01 Nov 2006

İşe otobüsle gidip geliyorum ve özellikle yağmurlu havalarda daha fazla acıtan İstanbul trafiği toplumun kanıksadığı bazı gariplikleri görmem için bana daha fazla zaman sağlıyor.

Bilmiyorum farkettiniz mi, Türkiye'de basılan gazetelerin tamamına yakınının her sayfasının genişliği yanılmıyorsam 50cm, boyu da 70cm kadar. Eğer orta sayfaları okumaya çalışıyorsanız, rahat bir görüş için yaklaşık 80cm genişliğinde açmanız gerek. Yüksekliğinden hiç bahsetmiyorum bile, muhtemelen sayfanın tamamını görerek okumaya alıştıysanız kollarınız hayli yoruluyordur.

Eğer otobüste iki kişilik yanyana koltuklardan birinde oturuyorsanız gazete okumak ya yanınızdakini rahatsız etmek, yada gazeteyi birlikte okumak anlamına geliyor. Haberleri kağıttan okumayı tercih etmeyen bir garip bilgisayar programcısı olarak bendeniz kulunuz bu sabah birazcık rahatsız edildim.

Şimdi, biri bana ciddiyeti fazla bozmadan anlatsın lütfen, gazete kağıtları neden kocaman?

Bir diğer derdim de gazetecilerin artık gemi iyice azıya alıp vapurlarda dolaşarak ıvır zıvır satan işportacılarla aralarında farkları iyice azaltmış olmaları. Bir tek gazete alıyorsunuz, yanında hediye yanında eşantiyon bir yığın kağıt daha veriyorlar. Aldığınız gazete de 50 sayfa zaten; bugün herkese dikkatle baktım, kimse çoğunu okumuyor. Henüz mühendis olamamış ama zihniyetin bir kısmını mühendis olamamış başka ustalarından kapmış bir garip bilgisayar programcısı olarak bu verimsizliği esefle kınıyor, Allah'dan muzdariplerine sabır müteahhitlerine akıl fikir ve insaf diliyorum.

About me

I'm Enver ALTIN. I'm from the other side of the river.

Calendar

October 2016
SuMoTuWeThFrSa
       1
2 3 4 5 6 7 8
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031     

Categories

/ (398)
  articles/ (1)
  books/ (8)
  coffee/ (1)
  construia/ (2)
  debian/ (1)
  events/ (13)
  factsoflife/ (15)
  general/ (9)
  gnome/ (16)
  humor/ (21)
  lkd/ (9)
  management/ (1)
  mobile/ (6)
  mono/ (4)
  music/ (8)
  personal/ (47)
  politics/ (31)
  postgresql/ (4)
  programming/ (12)
  projects/ (2)
  quotes/ (3)
  technology/ (10)
  tips/ (7)
  travel/ (2)
  work/ (13)

Archives

Links

Popular

Talk slides

Other stuff

License

Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution 2.5 License.

Miscellaneous

This site is built on the wonders of Pyblosxom, supposed to be W3C XHTML 1.0 and CSS 1.0 compliant, always handcoded using Vim. The server that hosts this site is powered by Debian GNU/Linux.
.O.
..O
OOO