The truth about my life

Tue, 27 Mar 2012

Degerli hocam Ugur Ozmen'in blogunda gorup almaya karar vermis fakat ancak birkac hafta sonra almaya firsat bulabilmistim Yekta Kopan'in kisa oykulerden olusan Bir de baktim yoksun adli kitabini.

Uzun sure arabanin icinde Istanbul'u dolastirdiktan sonra Pazar aksami eve getirdim, bakistik karsilikli ama baslayamadim. Bu gece birkac saat evvel iste o sek raki bardagini yarisina kadar doldurup okumaya basladim, bitirmeden de duramadim. Once raki, sonra kitap bitti.

Bu yaziyi da gunlugume yazmak icin sabahi bekleyemedim. 2007'den beri kitaplarla ilgili yazmamisim, bu oyku kitabina kismetmis.

Fri, 12 Jan 2007

One of the best things about my employer, Parkyeri, aside from many other things, is the library:


Image courtesy of Bekir Dogan and Erhan Kesken of Parkyeri fame

I remember my interview about two and a half years ago, when the company did not have that much to offer. My old friend Gurkan Aslan, a retired Parkyerian -- also a renowned singer and musician, forwarded my resume and I received a phone call. I was still bearing with Murat Koc at FrontSITE, boy was that fun. All Parkyeri had to offer was a good series of challenging tasks awaiting in the line, a flexible work schedule and a honest company culture. There is also a performance measurement system that has some impact on your monthly salary, but I'm going to leave that alone. In the interview I remember pointing out how much I usually spend on books, I doubt it worked out though.

About a year and a half later, thanks to Giray Pultar -- aka. The Boss™ -- who took extra care in selecting what sort of books and furniture to bring in, we had the library you see up there in the picture all set. I know few companies that actually encourage people to spend their working hours on reading. I wonder if Google does it. So yeah, I hear rumors, they say Parkyeri employees are not well paid or the company culture provides too much freedom, all can be relatively right or wrong. It depends on which companies you compare against.

Enough for selling my employer, let me switch to the subject. Okay, I was looking at the upper left shelf with the hope that I could find something interesting. Practical Common Lisp... TeX books... no-no. Microsoft Press... C++... MySQL, oh dear... and there it is, CIO Wisdom? Yeah, I picked that up immediately.

You know I like quoting. Please let me quote the foreword of Maynard Webb, COO of eBay, Inc.

For me, success has meant applying conventional methods and tools in unconventional ways. With that, the chapter, The First 90 Days, resonated deeply with me. When I joined eBay in 1999 as President of eBay Technology, I knew I was walking into problems. The business was taking off like a rocket ship yet there were severe system issues. On my first day on the job, I was chagrined to find CNN in the lobby interviewing Meg Whitman, my new boss, about problems with the site. Not an auspicious beginning. Now conventional wisdom would have said to freeze all product changes and focus on stability and scale. But because of eBay's unusual potential and unique position in the marketplace, we chose to take significant risks and fix the stability and scale problems, while at the same time we accelerated the rate of product development and site changes by 4x. Applying conventional methods in out of the box ways, we were able to fuel the aggressive business growth while rearchitecting the site for infinite scalability. Had we not done so, eBay may not have become the market leader it is today. As these authors will teach you, "Decide and act with a sense of urgency.". "Make aggressive commitments and meet them." "Strive for excellence through continuous improvements." Words to live by.

The rest of the book appears to be a great collection of experience, right from the source. Isn't that what we all need?

Wed, 06 Dec 2006

After a year and about a half, I have finally completed reading the book I blogged about, Peter Schuh's Integrating Agile Development in the Real World and I must say I'm really impressed about the level of detail he put together about the whole lifetime of a project.

The book contains very detailed descriptions of every single methodology under the sun, with real life examples, including Extreme Programming, Feature Driven Development, Test Driven Development, Scrum, Adaptive Software Development and many others; as well as providing a solid ground for other goodies like nightly automated builds, automated testing, automated deployment, source control systems. Also Schuh touches on topics like project initiation, agile project and team management, encouraging collaboration and the open workspace to make sure that the methodologies will most likely work as expected.

Yet he did not forgot to describe how to manage communication with the customer, how to initiate a contract, and a lot of real world examples how these all would go well together, as well as many examples that some things went very wrong.

The book is a must-read for everyone willing to become a project manager or technical lead on a project. I'm sure many people would consider these subjects as common sense in project management but there are subtle details that make Schuh's work unique.

Sun, 01 Jan 2006

Hazır kitap demişken, birkaç gün önce gecenin bir vakti yanılmıyorsam Hürriyet Gazetesi'nin ücretsiz verdiği Aziz Nesin'in Istanbul Halleri adlı eseri gözüme ilişti. Doğruya doğru, kitapçı raflarında görsem herhalde almazdım zira Aziz Nesin ve çalışmaları hakkında bildiklerim kulaktan dolmalardan* ibaretti. 150 sayfalık kitabı bir çırpıda okuyuverdim. Bu bahane ile Aziz Nesin'in hayat hikayesinden, Nesin Vakfı ve çalışmalarından tutun da (bir yıl kadardır üyesi olduğum ve nedense dikkatsizliğimden dolayı isimlerle değil de içeriğiyle ilgilendiğim) Ali Nesin'in Bilgi Üniversitesi'ndeki Matematik Dünyası adlı dergi çalışmasına varana kadar çeşitli konuları biraz öğrenmiş ve aydınlanmış bulundum.

Istanbul'un Havası Kalleştir

Kadıköy vapur iskelesinin bekleme salonunda karşılıklı iki genel telefon vardır. Bu telefonlar açıktadır. Açıkta olduğu için, telefonda konuşanın neler söylediğini bütün salondakiler duyar. Vapur gelinceye kadar bekleme salonunda bu telefon konuşmalarını dinler, eğlenirim. Ayıp mı diyeceksiniz? Ben kimsenin konuşmasına kulak vermiyorum ki... Bu konuşmalar gizli kapaklı da değil, herkesin içinde oluyor. Eğer sağır değilseniz, duymak, dinlemek zorundasınız. Yok eğer, başkalarının konuşmalarını dinlemek ayıptır diye kulaklarınızı tıkarsanız, o başka...

Bu telefon konuşmaları çok eğlenceli oluyor. Hep içimden şuracıkta bir ses alma makinesi olsa da şu telefon konuşmalarını makineye alabilsem diye geçirirdim.

Geçen gün Kadıköy iskelesine geldiğim zaman vapura yirmi dakika vardı. Bekleme salonunda oturacak yer de buldum. Benim için bundan iyi fırsat olamazdı. Çantamı dizimin üstüne koydum. Kağıdımı kalemimi de çıkardım. O iki telefonda konuşanların sözlerini defterime geçirdim.

Belki o sırada telefonda konuşanlardan biri de sizdiniz. Yada oradan telefon edilenlerden biri sizinle konuşuyordu. Siz, biz, onlar... O sırada siz oradan telefon etmeseniz, size de oradan telefon edilmese bile, başka bir zaman, başka biyerden bu biçim telefon konuşmaları yapmışsınızdır.

Deftere yazdığım telefon konuşmaları bana sonradan çok eğlenceli geldi. Bakalım, sizin düşünceniz nedir?

Bir daha söyleyeyim, Kadıköy vapur iskelesi bekleme salonu. Saat onüç. Kış, ama hava yazdan bigün gibi, açık ve ılık, gök duru, deniz durgun. İki telefonun başında da konuşmak için kadınlı erkekli sıraya girmişler. Sol yandaki telefonda orta yaşlı, iyi giyimli bir erkek, sağ yandakinde vazo ve kuş yuvasına benzeyen şapkalı bir kadın.

Soldaki erkek – Allo... Allo... Semahat... Allo, Semahat... Sen misin yavrum? Ben şimdi yazıhanedeyim. Sana yazıhaneden telefon ediyorum.

Sağdaki kadın – Allo... Allo... Faik... Allo... Faik... Sen misin canikom? Ben şimdi hastanedeyim. Sana hastaneden telefoon ediyorum.

Soldaki erkek – Yavrum, hani Amerikalılarla bir işimiz vardı ya. Ha? Evet. İşte o iş. Olacak galiba. Şimdi Amerikalı heyet benim yazıhanemde. Burada müzakere halindeyiz. (O sırada iskele memuru düdük öttürür. Adamın karısı telefonda düdük sesini duyar.) Ne? Düdük mü? Ne düdüğü canım? Yanımda birisi düdük mü çalıyor? Haa... anladım. Bilirsin ya, bu Amerikalılar dünyanın en acayip insanlarıdır. N'apalım, onları da Allah böyle bir acayip yaratmış. Buraya gelen ticaret heyetinin başkanının bir huyu var. İkidebir cebinden düdüğü çıkarıp çıkarıp öttürüyor, dinle beni!..

Sağdaki kadın – Ben sabatanberi hastanedeyim Faik. Doktorlar, annenle görüşmeme müsaade etmediler. Konuşması kati olarak yasakmış. O kadar rica ettim, yalvardım, olmaz dediler. (O sırada salona giren gazeteci çocuğun bağırması duyulur: Yazıyooooor!) Ne? Ne diyorsun Faik? Azıyor mu? Aaa... Sen çıldırdın mı? Yanımda kimse yok vallahi... Hastaneden telefon ediyorum ayol. Kim olurmuş yanımda?

Soldaki adam – Beni dinle yavrum, bu Amerikalı ticaret heyetine, malum ya, bir ziyafet vermek, gezdirmek falan lazım. Onun için ben belki bu gece gelemem. Eğer ellerinden kurtulabilirsem erken gelmeye çalışırım yavrum. (İskele memurunun düdüğü: Fır, fırrr!) Bak şu Amerikalıya, amma acayip adam, fırrr... fırrr!.. boyuna düdük öttürüyor. Haydi canım, allahaısmarladık, beni merak etme.

Sağdaki kadın – Doktorlar konuşturtmuyorlar. Yalvardım, yakardım, bırakmadılar. (Gazeteci, Millet var, Millet!) Ne? Anlamıyorum. Millet mi? Millet değil ayol, illet... Doktor, illet çıktı, imkanı yok konuşturmam, diyor. Annende illet çıkmış. Sen boşu boşuna gelme. Konuşturmuyorlar. En aşağı iki, üç ay daha hastanede yatması gerekirmiş. Ben geleyim mi? Ayol, zavallı kadıncağızı bırakıp da nasıl geleyim?.. Yazık değil mi? Ben akşama kadar burada bekleyeceğim. Belki bir kolayını bulur, konuşurum.

Beni merak etme Faik. Akşama kadar hastanedeyim. Belki geç kalırım... Allahaısmarladık canım.

Telefonu, arkada bekleyenlerden sırası gelen aldı. Soldaki telefona bir delikanlı geçti. Sağdakine bir genç kız...

Soldaki delikanlı – Baba... Allo!.. Baba... Siz misiniz? Ben Yalçın...

Sağdaki kız – Allo... Anne... Ben Ayla... Gülbinlerin evindeyim. Sana Gülbinlerden telefon ediyorum. Aman anne, bir yağmur, bir yağmur, sorma... Sokakları seller götürüyor. Nasıl? Orada hava açık mı? Yaz gibi mi? Bilmem işte, burası berbat...

Soldaki delikanlı – Baba ben şimdi Beykoz'dayım. Size Beykoz'dan telefon ediyorum. Cafer Bey'i evinde bulamadım. Yokmuş. Sordum baba, nereye gittiğini kimse bilmiyor. Gazetelere, “kayıp aranıyor” diye ilan vereceklermiş. Ne zamandan beri, mi? Bu sabah onda evden çıkmış, bir daha gelmemiş. Yani şey... Bir haftadır ortada yokmuş. Hemen geleyim mi? Aman baba, nasıl geleyim? Havayı görmüyor musun? Havada ne mi var? Hava berbat... Kar, tipi, fırtına... Şimdi bir kadın denize uçtu. Bir tipi, bir tipi... Orada bişey yok mu? Güneş mi var? Baba, bu Istanbul havası, bilirsiniz, kalleştir.

Sağdaki kız – Aman anne, burada kaldım, ne yapacağım bilmem. Gelmemin imkanı yok. Hem yağmur, hem dolu yağıyor. Dolmuş mu? Ne diyorsun anne?.. Gözümüzün önünde bir taksiyi seller aldı götürdü.

Soldaki delikanlı – Ben artık havanın düzelmesini bekleyeceğm baba. Merak etmeyin. Yatacak biyer bulurum. Olur olur... Hiçbiyere çıkmam.

Sağdaki kız – Anne, hava düzelinceye kadar ben Gülbinlerde kalırım. Ne? Gülbin'in annesini mi istiyorsun? Annesi mutfakta... Nasıl çağırayım canım. Kadın mutfaktan telefona çağrılır mı? Gülbin'i mi vereyim? Aman anne... Kız ders çalışıyor içerde.

Beni merak etme. Hava açınca gelirim. Çıkmam. Hiçbiyere çıkmam. Bu havada nereye çıkılır?.. Olur... Allahaısmarladık anneciğim...

Soldaki telefona bir erkek, sağdakine de kadın geçer.

Soldaki genç erkek – Beyefendi, Allo... Ben Şahap... Beyefendi... Sabahtanberi Kadıköy iskelesindeyim. Vapur bekliyorum. Yok beyefendi, vapurlar işlemiyor. Bir sis, bir sis... Göz gözü görmüyor. Bendeniz iskeleyi bile zor buldum Beyefendi. Bir adam rıhtımdan denize uçtu. Gelemeyeceğim Beyefendi.

Sağdaki kadın – Allo... Sıtkı Bey'i rica ediyorum. Allo... Sıtkı!.. Sıtkı ben Pendik'te kaldım. Sana Nazanlardan telefon ediyorum.

Soldaki genç erkek – Bugün işe gelemeyeceğim. Sordum efendim, bugün hiçbir vapur işlemeyecekmiş. Belki akşama işler diyorlar. Ahmet Bey geldi mi? Allah Allah... Siz bikez gelip gelmediğini kendisine sorun. Üsküdar'dan mı? Oradan da vapurlar işlemiyor. Radarlı vapurlar mı? Radarlar işlemiyormuş efendim. Gaz yok Beyefendi, gaz nerde? Gaz olmayınca radar madar işler mi? Bir okul arkadaşım, elli yıldır Istanbul'da böyle sis olmadı, diyor. Evet, benim okul arkadaşım. Elli yıldanberi görmemiş. Nasıl? Kaç yaşında mı?.. Yani şey... Babamın okul arkadaşı.

(Vapur düdüğü öter, çımacı bağırır: “Köprüü”) Kim? Düdük mü? Sisten Beyefendi, sisten vapurlar boyuna düdük öttürüyor. Birisi “Köprü” mü dedi?.. Şaka... Ahali şaka ediyor. İskeleyi görmeyin, ben diyeyim ellibin, siz deyin yüzbin kişi... Mahşer gibi. Herkes vapur bekliyor. Evet... Orada hava açık mı? Olabilir, Istanbul havası Beyefendi, malum-u aliniz, kalleş bir havadır. Yarın, tabii... Erkenden gelirim Beyefendi... Ahmet'e inanmayın Beyefendi... Gelmemiştir, Istanbul yakasında kaldıysa, onu bilmem. Allahaısmarladık.

Sağdaki kadın – Sıtkı... Tiren çarpıştı. Yaralı da var. Ölülerin sayısı daha belli değil, sayıyorlar. Bana bişey olmadı. Ben nerde miyim? Canım nerde olurum. Nazan'dayım. Ana-baba günü. Herkes ağlaşıyor, ağlaşıyor... (Cikletçi bağırmaya başlar: “Çikleeet... Royal Emeriken çiklet...” Jilet satan adam bağırır: “Yedi milimlik atom jiletleri... Vatandaşlar!.. En sert sakalları...”) Ne? Sıtkı? Ne diyorsun? Kulağına ses mi geliyor? Canım şaşırmış millet! Herkes şaşkınlıktan ne yaptığını bilmiyor, ağlaşıyor...

Şaşkınlık Sıtkı... Nerde miyim? Sana kaç kez söyleyeceğim. Pendik'teyim işte. Nazanların evinde. Olur şey değil... Ama Pendik istasyonundayım. Sen de mi Pendik'teydin. Nasıl? Ay, Pendik'te miydin? Ne? Çarpışma hangi tirende mi? Saat kaç tireni mi? Canım ben onikiye çeyrek tirenine bindim. Aaaa... Üstüme iyilik sağlık. Sende mi o tirendeydin? Aman biyerine bişey olmadı ya... Nerde mi? Tiren kazasında. Sizin tirene bişey olmadı mı? Öyleyse sen başka tirendeydin. Allah Allah!.. Belki o saatte iki tiren birden kalkıyor. Biri çarpıştı, biri çarpışmadan kenardan dolaşıp geçti. Tiren yolu bitane mi? Ne Nasıl? Demek, ben yalan söylüyorum. Öyle mi? Bana inanmıyor musun? Yalancı, alçak! Rezil!.. Bir de utanmadan Pendik'teydim diye beni aldatıyorsun... Utanmaz yalancı...

İskele kapısı açıldı. Vapura girdim. Bu eğlenceli telefon konuşmalarının arkasını dinleyemedim. Vaktiniz bol, paranız da olmadığı zaman siz de Kadıköy iskelesine gidip, telefon konuşmalarını dinleyin. Telefon odaları kurulmadıkça, Istanbul havasının kalleşliği sürüp gidecek.

Hepsi Hepsi İyi

İkinci mevki insanları vardır, bilir misiniz? Yaşamımın çoğu ikinci mevki insanları arasında geçtiği için onları çok iyi tanırım. Onları tanımak bibakıma çok zor, bibakıma çok kolaydır. Çok kolaydır, çünkü dış görünüşleriyle azçok hepsi birbirlerine benzerler. Ada, Boğaz, Kadıköy vapurlarının ikinci mevkilerine girip bakın, oralarda hep o ikinci mevki insanları vardır. Çocukluğum Heybeliada'da geçti, otuz yıl önce. O zamandanberi, vapurların ikinci mevkilerinde gördüğüm insanlar sanki hiç değişmemişlerdir. Ne zaman ikinci mevkiye girsem, otuz yıl öncesinin ikinci mevki insanlarını sanki yine o sıralarda, o peykelerde oturur görürüm. Hep o dişsiz ihtiyarlar, hep sakalı uzamış orta yaşlılar, hep yaşamadan ihtiyarlamış gençler... Kadınlar yine o solgun yüzlü kadınlar, çocuklar yine o büyümeden yaşlanmış çocuklar. Rengi atmış elbise kumaşları, yamalı çoraplar bile değişmemiş. Dahası var, konuşmalar, sözler, şakalara kadar hiçbişey değişmemiş.

Şimdi Erenköy'de oturuyorum. Kadıköy'e gelen dokuz vapuru yolcularını alan halk otobüsüne binerim akşamları. Bu İçerenköy'e giden son otobüstür. İçerisi ikinci mevki insanlarıyla tıklım tıklım dolar. O otobüsün ölü ışığındaki kişilere bakınca, otuz yıl önce Ada vapurunun ikinci mevki insanlarının arasındayım sanırım.

Otobüsün birinci, ikinci mevkii yok. Olmadığı için de, birinci mevki yolcuları, dolmuşa, taksiye binerler. Ama arasıra, otobüse binip, yanlışlıkla ikinci mevki yolcuları arasına düşenler de olur.

Geçen gece, dokuz otobüsünde bunlardan birini gördüm. Otobüse geç bindiği için ayakta kalmıştı. Boyu uzundu, neredeyse otobüsün tavanına değecek. İrikıyım bir adamdı. Kocaman sağ eliyle askı kayışını avuçladı. Sırtında kalın, lacivert bir palto vardı. Başında pahalı bir şapka. Suratı, Mussolini'ninki gibi, geniş kafa, ondan da geniş çeneli bir dörtgendi. İkinci mevki insanları arasında bulunmaktan tedirgin bir duruşu vardı.

İçerenköy'e yani otobüsün son durağına bilet aldı. Otobüs kalkmadan içeri bir adam daha girdi. Tuhaf ama, önce ayağındaki yamalı lastikleri gördüm. Gözlüğünün sol kulpu kopmuş, gözlük çerçevesini iplikle kulağına bağlamıştı. Eski paltosunun bir dirseği yamalıydı. Heryerinden ikinci mevkilik akıyordu. İrikıyımlık adamla karşı karşıya durdular. Gözlüklü olanı,

- Merhaba... dedi.

İri adam da ona,

- Merhaba, dedi.

Dedikten sonra da gözlüklüye sırtını çevirdi. Anlaşılan konuşmak, çene çalmak istemiyordu. Oysa öbürü, irikıyım ve iyi giyimli bir adamla yakınlık kurmak istiyordu.

- Nasılsın Cafer Bey? diye sordu.

İri adam başını çevirmeden kısaca,

- İyiyim, deyip sözü kesti.

Öbürü, ille konuşmak istiyordu. Belki de otobüstekilere, “Bu da eskiden bizdendi” demek istiyordu. Onunla konuşup kendine övünme payı çıkaracaktı.

- Ne var ne yok? Diye sordu.

İri adam ileri doğru zorlandı ama otobüs kalabalıktı, gidemedi. Gidemeyince,

- İyilik... dedi.

Konuşmak istemiyordu işte... Belki de , kendisinin de eskiden ikinci mevki insanı olduğunu otobüstekilerin anlamamaları için konuşmak istemiyordu. Gözlüklü bunu anladı da kızdırmak için inadına mı, yoksa ille de konuşmak için mi bilmem, yine sordu:

- İşler nasıl Cafer Bey?..

Cafer Bey kızdı, ters ters,

- İşler de iyi... dedi.

- Oh oh, Allah iyilik versin. Çocuklar ne alemde?

- İyiler...

- Oh oh, Allah iyilik versin.

Otobüs kalktı. Bir sarsıntı oldu. Bu sarsıntıyla iri adam, bir kişi öne geçti. İkisinin arasına başka biri girdi. Gözlüklü, aralarına giren adama,

- Bayım, siz benim yerime geçer misiniz lütfen? Arkadaşım var da... dedi.

Adam yer verdi. Gözlüklü yine iri adamın arkasındaydı.

- Daha ne var ne yok Cafer Bey?

Cafer Bey başka bişey sormasın diye, hem sert, hem de ters,

- İyilik birader! Dedi, ne olsun, iyilik işte...

- Yaa... Aman Allah iyilik versin.

İki dakika kadar durdu, sonra bir daha sordu:

- Daha daha ne var ne yok Cafer Bey?

Cafer Bey sesini çıkarmadı. Öbürü bir daha sordu Cafer Bey yine duymamışçasına sesini çıkarmadı. Gözlüklü üçüncü sorusuna da karşılık alamayınca elini uzattı, iri adamın sırtına vurdu. Cafer Bey bağırdı:

- Ne var yahu?

- Daha daha ne var, ne yok diye soruyorum.

- Daha daha iyilik be kardeşim!

- Aman çok iyi. Allah iyilik versin, senin Ahmet Bey ne yapıyor?

- İyidir.

- Patron olacak dürzü nasıl? O da iyi mi?

- O da iyi...

- Çok iyi, çok iyi... İyi olsunlar.

Kadıköy'den sonra üç durak geçtik. Gözlüklü düşünüyor, düşünüyor, iyi olup olmadığı sorulmamış biri hatırına gelirse hemen soruyor:

- Yahu Cafer Bey, hani sizin bir komşunuz vardı, adı Naci mi, Necdet mi neydi? Ne yapıyor?

- İyi...

Cafer Bey, gözlüklüden kurtulmak için durakta inenlerin yerine ileri doğru geçiyor. Ama gözlüklü arkasını bırakmıyor.

- Sizin bir komşunuz daha vardı. Adını unuttum. Hani balıkçılık yapardı...

- O da iyi...

- Karısı filan...

- Hepsi iyi...

- Komşularınızdan...

Sözünü tamamlatmadan cevap verdi:

- Bütün komşular iyi. Hepsi iyi be kardeşim. Hepsi de iyi yahu!

- Oh oh... İyi olsunlar. Ya şey nasıl? Adı dilimin ucunda... Neydi bakayım.

- İyi be birader. İyi dedik ya işte... Cümlesi iyi...

Gözlüklü boyuna ortaklaşa tanıdıklarını hatırlayıp “O nasıl?”, “Bu nasıl?” diye sorup öbürü de sıkıntıdan sövercesine, “İyi,” diye bağırdıkça düşünmeye başladım. Ne istiyor bu gözlüklü? Kimi sorsa, “İyi,” denildiği için kızıyor mu? Acaba Cafer Bey, sorulanlardan biri için, “İyi değil, çok kötü...” dese, gözlüklü rahatlar da artık sormaz mı? Belki kötü adam. Bir kötülük duymayınca içi rahatlamıyor belki... Belki de hiç öyle değil. Şu iriyarı, iyi giyimli eski arkadaşının da kendisine, “Sen nasılsın?” diye sormasını bekliyor. Adam yerine konulmak istiyor. Cafer Bey, “Sen nasılsın?” diye sorsa gözlüklü sevinecek, belki de, “Hamdolsun iyiyim,” deyip susacak ada anlatmak zorunda olduğu bir derdi var. Sormuyor ki şu herif anlatsın da rahatlasın.

- Cafer Bey, sizin muhasebeci nasıl allasen?

- İyi dedik ya yahu... Hepsi iyi be!.. Hepsi iyi...

Gözlüklü duruyor, düşünüyor, sonra birini daha hatırlıyor:

- Şey nasıl?

- İyi...

- Hani...

- İyi be!..

- Daktilo giren kadın?..

- İyi iyi... Daktilo maktilo hepsi iyi...

Yeni paltolu iri adam, gözlüklü yapışkan adamdan kurtulmak için gide gide şoförün yanına kadar gitti. Ön kapının ağzına geldi, dayandı. Daha gidilecek yer yok. Gözlüklü, yırtık lastiklerini sürüyerek arkasından adım adım sokuluyor.

- Çamaşıra giden bir Fatma'nım vardı. O nasıl?

- İyi...

Gözlüklünün, “Ben nasılım?” diye sormasını bekliyorum. Onu da soruyor:

- Son günlerde hastalandım Cafer Bey. Zayıfladım değil mi? Nasılım?

- İyi iyi... Çok iyi...

Daha İçerenköy'e çok var. Yarı yola bile gelmedik. Cafer Bey gideceği İçerenköy'e kadar dayanamaz, mutlak bomba gibi patlar.

- Patronun şoförü vardı?

Cafer Bey susuyor. Gözlüklü dürtüyor:

- Şoförü soruyorum. Hani kapıcıyla kavga etmişti, o şoförü...

- O da iyi...

- Ustabaşı Kazım?

- O da iyi be! Hepsi iyi...

- Laz bahçıvan vardı...

- İyi dedik ya... Allah Allah... Hepsi toptan iyi...

Biletçi,

- Sahrayı Cedit! Diye bağırdı.

Otobüs durdu. Ön kapı açıldı. Gözlüklü,

- Hani bir terzi Melahat Hanım vardı... derken lafını tamamlayamadı. Cafer Bey kendini otobüsten attı. Gözlüklü arkasından bağırıyordu:

- Melahat Hanım nasıl?

- İyi.

- Kocası?

- Kocası da iyi, karısı da, çocukları da... Hepsi iyi ulan!.. Hepsi iyi be!.. Allah belanı versin, hepsi iyi... Alçak, namussuz herif, hepsi iyi...

Cafer Bey, “Hepsi iyi” diye bağıra bağıra karanlıklarda kayboldu. Otobüsümüz kalktı. Gözlüklü jkendi kendine, otobüstekilere duyurarak konuştu:

- Yalan söylüyor hergele... Vallahi yalan söylüyor. Bu zamanda herkes iyi olur muymuş? Hepsi iyi olur mu? Bunların hepsi de mi partiye girdiler?

Kih kih güldü,

- Bu saatte ne dolmuş, ne otomobil, ne de otobüs bulunur. Kerata bu soğukta İçerenköy'e kadar yayan gitsin de aklı başına gelsin... Cimri alçak... O kadar parası var da hala Kadıköy'den bir taksiye binmez. İlle bu otobüse binecek. İyi kızdırdım hergeleyi... Canını zor attı otobüsten...

Metin içerisinde Nesin'e özgü (fakat günümüz dilbilgisi kurallarına aykırı olan) yazım şekillerini bozmamaya çaba gösterdim. Zaman bulduğumda taşlama çalışmalarıyla okumaya ve alıntıları paylaşmaya devam edeceğim.

Saygılar,

Sat, 31 Dec 2005

Bir süre önce Edd Dumbill'in "Mono Developer's Notebook" adlı kitabı ile birlikte Amazon'dan aldığım Noam Chomsky'nin güncel çalışmalarından 9-11 adlı eserini de aylar sonra tamamlayarak bir başka başarıya imzamı atmış bulunuyorum.

Bu kitaptan da değerli gördüğüm birkaç paragrafı paylaşmak istiyorum:

Your comment that the U.S. is a “leading terrorist state” might stun many Americans. Could you elaborate on that?

The most obvious example, though far from the most extreme case, is Nicaragua. It is the most obvious because it is uncontroversial, at least to people who have even the faintest concern for international law. It's worth remembering – particularly since it has been so uniformly suppressed – that the U.S. Is the only country that was condemned for international terrorism by the World Court and that rejected a Security Council resolution calling on states to observe international law.

The United States continues international terrorism. There is also what in conparison are minor examples. Everybody here was quite properly outraged by the Oklahoma City bombing, and for a couple of days headlines read, "Oklahoma City looks like Beirut." I didn't see anybody point out that Beirut also looks like Beirut, and part of the reason is that the Reagan administration had set off a terrorist bombing there in 1985 that was very much like Oklahoma City, a truck bombing outside a mosque timed to kill the maximum number of people as they left. It killed 80 and wounded 250, mostly women and children, according to a report in the Washington Post 3 years later. The terrorist bombing was aimed at a Muslim cleric whom they didn't like and whom they missed. It was not very secret. I don't know what name you give to the policies that are a leading factor in the death of maybe a million civillians in Iraq and maybe a half a million children, which is the price the Secretary of State says we're willing to pay. Is there a name for that? Supporting Israeli atrocities is another one.

Supporting Turkey's crushing of its own Kurdish population, for which the Clinton administration gave the decisive support, 80 percent of the army, escalating as atrocities increased, is another. And that was a truly massive atrocity, one of the worst campaigns of ethnic cleansing and destruction in the 1990s, scarcely known because of the primary U.S. responsibility – and when impolitely brought up, dismissed as a minor “flaw” in our general dedication to “ending inhumanity” everywhere.

Or take the destruction of the Al-Shifa pharmaceutical plant in Sudan, one little footnote in the record of state terror, quickly forgotten. What would the reaction have been if the bin Laden network had blown up half the pharmaceutical supplies in the U.S. and the facilities for replenishing them? We can imagine, though the comparison is unfair: the consequences are vastly more severe in Sudan. That aside, if the U.S. or Israel or England were to be the target of such an atrocity, what would the reaction be? In this case we say, “Oh, well, too bad, minor mistake, let's go on to the next topic, let the victims rot.” Other people in the world don't react like that. When bin Laden brings up that bombing, he strikes a resonant chord, even among those who despise and fear him; and the same, unfortunately, is true of much the rest of his rhetoric.

Though it is merely a footnote, the Sudan case is nonetheless highly instructive. One interesting aspect is the reaction when someone dares to mention it. I have in the past, and did so again in response to queries from journalists shortly after the 9-11 atrocities. I mentioned that the toll of the “horrendous crime” of 9-11, committed with “wickedness and awesome cruelty” (quoting Robert Fisk), may be comparable to the consequences of Clinton's bombing of the Al-Shifa plant in August 1998. That plausible conclusion and journals with feverish and fanciful condemnations, which I'll ignore. The only important aspect is that that single sentence – which, on a closer look, appears to be as utterly scandalous. It is difficult to avoid the conclusion that at some deep level, however they may deny it to themselves, they regard our crimes against the weak to be as normal as the air we breathe. Our crimes, for which we are responsible as taxpayers, for failing to provide massive reparations, for granting refuge and immunity to the perpetrators, and for allowing the terrible facts to be sunk deep in the memory hole. All of this is of great significance, as it has been in the past.

About the consequences of the destruction of the Al-Shifa plant, we have only estimates. Sudan sought a UN inquiry into the justifications for the bombing, but even that was blocked by Washington, and few seem to have tried to investigate beyond. But we surely should. Perhaps we should begin by recalling some virtual truisms, at least among those with a minimal concern for human rights. When we estimate the human toll of a crime, we count not only those who were literally murdered on the spot but those who died as a result. That is the course we adopt reflexively, and properly when we consider the crimes of official enemies – Stalin, Hitler, and Mao, to mention the most extreme cases. Here, we do not consider the crime to be mitigated by fact that it was not intended but was a reflection of institutional and ideological structures: the Chines famine of 1958-1961, to take an extreme case, is not dismissed on grounds that it was a “mistake” and that Mao did not “intend” to kill tens of millions of people. Nor is it mitigated by speculations about his personal reasons for the orders that led to the famine. Similarly, we would dismiss with contempt the charge that condemnation of Hitler's crimes in Eastern Europe overlooks Stalin's crimes. If we are even pretending to be serious, we apply the same standards to ourselves, always. In this case, we count the number who died as a consequence of the crime, not just those killed in Khartoum by cruise missiles; and we do not consider the crime to be mitigated by the fact that it reflects the normal functioning of policymaking and ideological institutions – as it did, even if there is some validity to the (to my mind, dubious) speculations about Clinton's personal problems, which are irrelevant to this question anyway, for the reasons that everyone takes for granted when considering the crimes of official enemies.

With these truisms in mind, let's have a look at some of the material that was readily available in the mainstream press. I disregard the extensive analysis of the validity of Washington's pretexts, of little moral significance in comparison to the question of consequences.

A year after the attack, “without the lifesaving medicine (the destroyed facilities) produced, Sudan's death toll from the bombing has continued, quietly, to rise... Thus, tens of thousands of people – many of them children – have suffered and died from malaria, tuberculosis, and other treatable diseases... (Al-Shifa) provided affordable medicine for humans and all the locally available veterinary medicine in Sudan. It produced 90 percent of Sudan's major pharmaceutical products... Sanctions against Sudan make it impossible to import adequate amounts of medicines required to cover the serious gap left by the plant's destruction... The action taken by Washington on August 20, 1998, continues to deprive the people of Sudan of needed Medicine. Millions must wonder how the International Court of Justice in The Hague will celebrate this anniversary” (Jonathan Belke, Boston Globe, August 22, 1999).

Germany's Ambassador to Sudan writes that “It is difficult to assess how many people in this poor African country died as a consequence of the destruction of the Al-Shifa factory, but several tens of thousands seems a reasonable guess” (Werner Daum, “Universalism and the West,” Harvard International Review, Summer 2001).

“The loss of this factory is a tragedy for the rural communities who need these medicines” [Tom Carnaffin, technical manager with “intimate knowledge” of the destroyed plant, quoted in Ed Vulliamy, Henry McDonald, Shyam Bhatia, and Martin Bright, London Observer, August 23, 1998, lead story, page 1].

Al-Shifa “provided 50 percent of Sudan's medicines, and its destruction has left the country with no supplies of chloroquine, the standard treatment for malaria,” but months later, the British Labour government refused requests “to resupply chloroquine in emergency relief until such time as the Sudanese can rebuild their pharmaceutical production” [Patrick Wintour, Observer, December 20, 1998].

The Al-Shifa facility was “the only one producing TB drugs – for more than 100,000 patients, at about 1 British pound a month. Costlier imported versions are not an option for most of them – or for their husbands, wives and children, who will have been infected since. Al-Shifa was also the only factory making veterinary drugs in this vast, mostly pastoralist, country. Its specialty was drugs to kill the parasites which pass from herds to herders, one of Sudan's principal causes of infant morality” [James Astill, Guardian, October 2, 2001].

The silent death toll continues to mount.

These accounts are by respected journalists writing in leading journals. The one exception is the most knowledgeable of the sources just cited, Jonathan Belke, regional program manager for the Near East Foundation, who writes on the basis of field experience in Sudan. The Foundation is a respected development institute dating back to World War I. It provides technical assistance to poor countries in the Middle East and Africa, emphasizing grassroots locally-run development projects, and operates with close connections to major universities, charitable organization, and the State Department, including well-known Middle East diplomats and prominent figures in Middle East educational and developmental affairs.

According to credible analyses readily available to us, then, proportional to population, the destruction of Al-Shifa is as if the bin Laden network, in a single attack on the U.S., caused “hundreds of thousands of people – many of them children – to suffer and die from easily treatable diseases,” though the analogy, as noted, is unfair. Sudan is “one of the least developed areas in the world. Its harsh climate, scattered populations, health hazards and crumbling infrastructure combine to make life for many Sudanese a struggle for survival”; a country with endemic malaria, tuberculosis, and many other diseases, where “periodic outbreaks of meningitis or cholera are not uncommon,” so affordable medicines are a dire necessity [Jonathan Belke and Kamal El Faki, technical reports from the field for the Near East Foundation]. It is, furthermore, a country with limited arable land, a chronic shortage of potable water, a huge death rate, little industry, an unserviceable debt, wracked with AIDS, devastated by a vicious and destructive internal war, and under severe sanctions. What is happening within is largely speculation, including Belke's (quite plausible) estimate that within a year tens of thousands had already “suffered and died” as the result of the destruction of the major facilities producing affordable drugs and veterinary medicines.

This only scratches the surface.

Human Rights Watched reported immediately reported that as an immediate consequence of the bombing, “all UN agencies based in Khartoum have evacuated their American staff, as have many other relief organizations,” so that “many relief efforts have been postponed indefinitely, including a crucial one run by the U.S.-based International Rescue Committee (in a government town) where more than fifty southerners are dying daily”; these are regions in “southern Sudan, where the UN estimates that 2.4 millon people are at risk of starvation,” and the “disruption in assistance” for the “devastated population” may produce a “terrible crisis.”

What is more, the U.S. bombing “appears to have shattered the slowly evolving move toward compromise between Sudan's warring sides” and terminated promising steps towards a peace agreement to end the civil war that had left 1.5 million dead since 1981, which might have also led to “peace in Uganda and the entire Nile Basin.” The attack apparently “shattered... the expected benefits of a political shift at the heart of Sudan's domestic crises, to end support for terrorism, and to reduce the influence of radical Islamists (Mark Huband, Financial Times, September 8, 1998).

Insofar as such consequences ensued, we may compare the crime in Sudan to assassination of Lumumba, which helped plunge the Congo into decades of slaughter, still continuing; or the overthrow of the democratic government of Guatemala in 1954, which led to 40 years of hideous atrocities; and all too many others like it.

Huband's conclusions are reiterated three years later by James Astill, in the article just cited. He reviews “the political cost to a country struggling to emerge from totalitarian military dictatorship, ruinous Islamism and long-running civil war” before the missile attack, which “overnight (plunged Khartoum) into the nightmare of impotent extremism it had been trying to escape.” This “political cost” may have been even more harmful to Sudan than the destruction of its “fragile medical services,” he concludes.

Astill quotes Dr. Idris Eltayeb, one of Sudan's handful of pharmacologists and chairman of the board of Al-Shifa: the crime, he says, is “just as much an act of terrorism as at the Twin Towers – the only difference is we know who did it. I feel very sad about the loss of life (in New York and Washington), but in terms of numbers, and the relative cost to a poor country, (the bombing in Sudan) was worse.”

Unfortunately, he may be right about “the loss of life in terms of numbers,” even if we do not take into account the longer-term “political-cost.”

Evaluating “relative cost” is an enterprise I won't try to pursue, and it goes without saying that ranking crimes on some scale is generally ridiculous, though comparison of the toll is perfectly reasonable and indeed standard in scholarship.

The bombing also carrier severe costs for the people of the United States, as became glaringly evident on September 11, or should have. It seems to me remarkable that this has not been brought up prominently (if at all), in the extensive discussion of intelligence failures that lie behind the 9-11 atrocities.

Just before the 1998 missile strike, Sudan detained two men suspected of bombing the American embassies in East Africa, notifying Washington, U.S. officials confirmed. But the U.S. rejected Sudan's offer of cooperation, and after the missile attack, Sudan “angrily released” the suspects (James Risen, New York Times, July 30, 1999); they have since been identified as bin Laden operatives. Recently leaked FBI memos add another reason why Sudan “angrily released” the suspects. The memos reveal that the FBI wanted them extradited, but State Department refused. One “senior CIA source” now describes this and other rejections of Sudanese offers of cooperation as “the worst single intelligence failure in this whole terrible business” of September 11. “It is the key to the whole thing now” because of the voluminous evidence on bin Laden that Sudan offered to produce, offers that were repeatedly rebuffed because of the administration's “irrational hatred” of Sudan, the senior CIA source reports. Included in Sudan's rejected offers was “a vast intelligence database on Osama bin Laden and more than 200 leading members of his al-Qaeda terrorist network in the years leading up to the 11 September attacks.” Washington was “offered thick files, with photographs and detailed biographies of many of his principal cadres, and vital information about al-Qaeda's financial interests in many parts of the globe,” but refused to accept the information, out of “irrational hatred” of the target of its missile attack. “It is reasonable to say that had we had this data we may have had a better chance of preventing the attacks” of September 11, the same senior CIA source concludes (David Rose, Observer, September 30, reporting an Observer investigation).

One can scarcely try to estimate the toll of the Sudan bombing, even apart from the probably tens of thousands of immediate Sudanese victims. The complete toll is attributable to the single act of terror – at least, if we have the honesty to adopt the standards we properly apply to official enemies. The reaction in the West tells us a lot about ourselves, if we agree to adopt another moral truism: look into the mirror.

Or to return to “our little region over here which never has bothered anybody,” as Henry Stimson called the Western hemisphere, take Cuba. After many years of terror beginning in late 1959, including very serious atrocities, Cuba should have the right to resort to violence against the U.S. according to U.S. doctrine that is scarcely questioned. It is, unfortunately, all too easy to continue, not only with regard to the U.S. but also other terrorist states.

In your book Culture of Terrorism, you write that “the cultural scene is illuminated with particular clarity by the thinking of the liberal doves, who set the limits for respectable dissent.” How have they been performing since the events of September 11?

Since I don't like to generalize, let's take a concrete example. On September 16, the New York Times reported that the U.S. has demanded that Pakistan cut off food aid to Afghanistan. That had already been hinted before, but here it was stated flat out. Among other demands Washington issued to Pakistan, it also “demanded... the elimination of truck convoys that provide much of the food and other supplies to Afghanistan's civillian population” - the food that is keeping probably millions of people just this side of starvation (John Burns, Islamabad, New York Times). What does this mean? That means that unknown numbers of starving Afghans will die. Are these Taliban? No, they're victims of Taliban. Many of them are internal refugees kept from leaving. But here's a statement saying, OK, let's proceed to kill unknown numbers, maybe millions, of starving Afghans who are victims of Taliban. What was the reaction?

I spent almost the entire day afterwards on the radio and television around the world. I kept bringing it up. Nobody in Europe or the U.S. could think of one word of reaction. Elsewhere in the world there was plenty of reaction, even around the periphery of Europe, like Greece. How should we have reacted to this? Suppose some power was strong enough to say, Let's do something that will cause a huge number of Americans to die of starvation. Would you think it's a serious problem? And again, it's not a fair analogy. In the case of Afghanistan, left to rot after it had been ruined by the Soviet invasion and exploited for Washington's war, much of the country is in ruins and its people are desperate, already one of the worst humanitarian crises in the world.

National Public Radio, which in the 1980s was denounced by the Reagan administration as “Radio Managua on the Potomac,” is also considered “out there” on the liberal end of respectable debate. Noah Adams, the host of All Things Considered, asked these questions on September 17: “Should assassinations be allowed? Should the CIA be given more operating leeway?”

The CIA should not be permitted to carry out assassinations, but that's the least of it. Should the CIA permitted to organize a car bombing in Beirut like the one I just mentioned?

Not a secret, incidentally; prominently reported in the mainstream, though easily forgotten. That didn't violate any laws. And it's not just the CIA. Should they have been permitted to organize in Nicaragua a terrorist army that had the official task, straight out of the mouth of the State Department, to attack “soft targets” in Nicaragua, meaning undefended agricultural cooperatives and health clinics? Remember that the State Department officially approved such attacks immediately after the World Court had ordered the U.S. to end its international terrorist campaign and pay substantial reparations.

What's the name for that? Or to set up something like the bin Laden network, not him himself, but the background organizations?

Should the U.S. be authorized to provide Israel with attack helicopters used to carry out political assassinations and attacks on civilian targets? That's not the CIA. That's the Clinton administration, with no noticeable objection. In fact, it wasn't even reported, though the sources were impeccable.

Could you very briefly define the political uses of terrorism? Where does it fit in the doctrinal system?

The U.S. is officially committed to what is called “low-intensity warfare.” That's the official doctrine. If you read the standard definitions of low-intensity conflict and compare them with official definitions of “terrorism” in army manuals, or the U.S. Code (see p. 16, footnote), you find they're almost the same. Terrorism is the use of coercive means aimed at civilian populations in an effort to achieve political, religious, or other aims. That's what the World Trade Center attack was, a particularly horrifying terrorist crime.

Terrorism, according to the official definitions, is simply part of state action, official doctrine, and not just that of the U.S., of course.

It is not, as is often claimed, “the weapon of the weak.”

Furthermore, all of these things should be well known. It's shameful that they're not. Anybody who wants to find out about them can begin by reading the Alex George collection mentioned earlier, which runs through lots and lots of cases. These are things people need to know if they want to understand anything about themselves. They are known by the victims, of course, but the perpetrators prefer to look elsewhere.

Bildiğim kadarıyla Chomsky'nin güncel kitaplarının bir kısmının Türkçe tercümesi yok, eğer okuma olanağınız varsa edinip okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Mon, 07 Nov 2005

Sonunda tek doğum günü hediyemi okuyabildim, tekrar teşekkürler Can.

Okumadığım geriye kalan son Dan Brown romanıydı Digital Fortress. Kriptografi ile ilgili zırvaların bir kısmını boş verecek olursak sürükleyici bir hikaye ama diğer Dan Brown romanlarına kıyaslandığında çok daha az çaba harcanmış, daha az detay araştırılmış gibi duruyor. *

Oldukça akıcı ifadeler sayesinde bunu da yaklaşık 15 saat içerisinde okuyabildim. Okumak durumunda kaldığım diğer iç açıcı(!) belgelere ve kitaplara kıyasladığımda insanların okumak isteyeceği türden birşeyler yazmanın ne kadar zor olduğunu daha iyi anlayabiliyorum.

Bir de "without wax"'dan bahsetmek istiyorum. İspanyol heykeltıraşlar mermer kullanırken bir hata yaptıklarında yanlış yonttukları yerleri balmumu kullanarak dolduruyorlarmış. Eğer mermer bir heykel balmumu kullanılmadan tamamlanabilmişse oldukça değerli oluyormuş, "sin cera" olarak anılıyormuş. Bu sözcük grubu zamanla İngilizce'ye "sincere" olarak geçmiş, mektupların altında bile yer almaya başlamış. Bunu da buraya yazdım ki unutmayayım.

İyi eğlenceler,

Tue, 14 Jun 2005

Deception Point, toplam 24 saat içerisinde okuduğum bir başka Dan Brown romanı. Spoiler yapmayacağım :-)

Fri, 10 Jun 2005

Uzun bir süre içerisinde küçük parçalar halinde ve ara sıra 10 sayfa kadar geri dönerek okuduğum Noam Chomsky'nin Batı'nın yeni standartları adlı kitabını Kiev'e gitmeden kısa süre önce, Nisan ayı ortasında bitirmiştim. Kitap NATO'nun 1999'da Federal Yugoslavya Cumhuriyeti'ni ve özellikle Belgrad çevresindeki sivil hedefleri bombalaması hadisesini oldukça kapsamlı bir biçimde ele alıyor. Kitabın bir kısmını (yaklaşık son 30 sayfasını -- toplamı 140 sayfa) üşenmeden bilgisayara aktardım.

OpenOffice.org belgesi - PDF belge

Bu kitabı aldığımda bir takım gerçeklerle karşılacağımı biliyordum, ama açıkçası bolca kanıt ve bu kanıtlara rağmen "NATO'nun güvenilirliği" adına örtbas edilmiş sis perdesi ardındaki onlarca olayı da beklemiyordum.

İyi eğlenceler,

About me

I'm Enver ALTIN. I'm from the other side of the river.

Calendar

March 2012
SuMoTuWeThFrSa
     1 2 3
4 5 6 7 8 910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Categories

/ (398)
  articles/ (1)
  books/ (8)
  coffee/ (1)
  construia/ (2)
  debian/ (1)
  events/ (13)
  factsoflife/ (15)
  general/ (9)
  gnome/ (16)
  humor/ (21)
  lkd/ (9)
  management/ (1)
  mobile/ (6)
  mono/ (4)
  music/ (8)
  personal/ (47)
  politics/ (31)
  postgresql/ (4)
  programming/ (12)
  projects/ (2)
  quotes/ (3)
  technology/ (10)
  tips/ (7)
  travel/ (2)
  work/ (13)

Archives

Links

Popular

Talk slides

Other stuff

License

Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution 2.5 License.

Miscellaneous

This site is built on the wonders of Pyblosxom, supposed to be W3C XHTML 1.0 and CSS 1.0 compliant, always handcoded using Vim. The server that hosts this site is powered by Debian GNU/Linux.
.O.
..O
OOO