The truth about my life

Sat, 28 Jan 2006

Günlüğümdeki kahve bölümü bu vesile ile açılmış oldu. Kahve hayatımda oldukça önemli bir yere sahip, anneannem beni kahve ile beslemeye başladığında sanırım 3 yaşımdaymışım.

Son birkaç aydır Gloria Jeans' Coffees yerine Starbucks tercih ediyorum. Cevahir Alışveriş Merkezi ofise hayli yakın ve her ikisinin de birer şubesi var.

İçtiğim kahve türünün adı her ikisinde de aynı ve Caffé Americano olarak geçiyor, Fransızca yahut İspanyolca gibi duruyor ve siper alın atıyorum: "Amerikan usulü kahve" demek oluyor galiba. İşte bundan rahatsız oluyorum ben. Bu kahve türü, su ile seyreltilmiş espressodan ibaret, anlaşılan kaba bir genelleme ile Amerikan halk espressoyu sulandırılmış tükettiği için her haltı kategorize etmeye bayılan Anglo-Sakson kültür buna da bir kulp bulmuş ama ben bu durumdan rahatsızlık duyuyorum. Genel anlamda Amerikalılardan duyduğum rahatsızlık bunu etkiliyor olabilir.

Diğer taraftan, "bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?" diye sormazlar mı adama? Sorarlar tabii ama yanıtım da hazır. Ortalamanın üzerinde pahalı olmasına rağmen, neden bu her ikisi de Amerikan menşeili kuruluşların kahvelerini tüketmeyi sürdürüyorum? Yanıtı siz biliyorsunuz. Yerlisi yok. Peki "Türk kahvesi'nin suyu mu çıktı?" Hayır efendim, çıkmadı. Yeri geliyor, onu da tüketiyorum. Türk kahvesi kovayla içmek için pek uygun olmadığından seyreltilmiş espresso türleri kahve tadı açlığımı daha uzun süreyle yatıştırmamı sağlıyor.

Gelelim Starbucks geçişi mevzuuna. Efendim bendeniz kulunuz Roma'lı tüccarların uğruna (Osmanlı korkusundan?) binlerce kilometre katedip, Afrika'nın etrafından dolaşarak Çin'e kadar gittikleri kahvenin karton bardakta içilmesine karşı idim, kısa süre öncesine kadar. Roma'lı tüccarların azim ve çabalarına saygı göstermek adına, kahvenin hakedildiği gibi seramik bardak kullanılarak içilmesi gerektiği kanısındaydım, ta ki pek muhterem bir şahıs tarafından bu saygısız kahveci müsveddesi Amerikan menşeili kuruluşun naneli lezzetlerinden biri ile tanıştırılana dek.

Diğer alternatifimiz olan Gloria Jeans' Coffees adlı kuruluş hem Starbucks'dan farklı olarak kendin git al kardeşim, bizi uğraştırma mottosunu ciddiye almayarak size genellikle güleryüzlü ve siparişinizi alma becerisine sahip bir garson sunuyordu, hem de kahveye gerekli saygıyı göstererek seramik bardakta sunuyordu. Buna karşılık olarak da Starbucks'dan takriben 1/2, bazı ürünlerde ise takriben 3/4 oranında daha pahalı idi. Bu son birkaç ayda öncelikle servis kalitesi ve süresi düştü, hem de daha fazla rağbet görmeye başladı. Daha fazla rağbet görmesi, bu mekânların daha kalabalık ve gürültülü olması anlamına geliyor. Ben yaşlandım galiba artık, sessizlik ve huzur tercih ediyorum. Halbuki Starbucks, hizmetini-kendin-al felsefesini düstur edinmiş bir kuruluş olduğundan kahveye kavuşmak birkaç dakikadan fazla zaman almıyor. Elimde tuttuğum karton bardak bana ait olduğundan orada bir sandalye ve masa işgal etmeyerek bedava gürültüden mahrum kalmayı tercih edebiliyorum. Ayrıca aynı kahve, daha ucuza.

Efendim bir de bir kısmının adlarını dahi bilmediğim sanatçılara hakaret gibi algılanmasını istemem tabii ama, GJC'de çaldıkları müziklerin melodilerini artık iyice ezberledim galiba. Artık değişik birşeyler ezberlesem? Hem benim için de değişiklik olurdu... Değil mi ama?

Yerli bir yatırımcı tarafından tamamı yerli sermaye ile kurulacak, tüketicilere benzer lezzetler sunacak kahve dükkanları açılmasını dört gözle bekliyor; saygılar sunuyorum.

İyi sabahlar,

Hey,

Pek anlamadığım, edilgen taraf olsam dahi beceremeyip elime yüzüme bulaştırdığım bir iş ile ilgili olarak yardım gerek, üstelik özellikle bu aralar zamanım da oldukça sınırlı.

Önceki gün (tahmin edin nerede?) düşünürken farkettim, günlüğümü içeren sayfanın görsel tasarımı oldukça vasat. Eski hali çok daha vasattı. Karar verdim, kendimi biraz şımartmak istiyorum. Buraya daha iyi bir tasarım gelmeli. Neye benzeyeceği konusunda birkaç fikrim var.

Ama bu fikirlerimi gerçekleştirmek için insan (yani ben, evet insanım ve güleni döverim) fotoğrafı çekmekten keyif alacak, kendinden alet-edevat-aksesuarlı, kıl bir modelle modele ziyan vermeden ucuza (tercihen kahvesine veya yemeğine veya böyle birşey işte ne bileyim*) keyifle çalışabilecek piyano çalabilen meksikalı patlayıcı uzmanı cüce bir fotoğrafçıya ihtiyacım var. O kadar megaloman bir insanım ki siteyi kendi fotoğraflarımla donatacağım.

Milletvekilliğine de (henüz) aday değilim, yanlış anlaşılmasın.

Bana ulaşmak kolay. En yakın kahveciye gidin, orada yoksam şuraya veya buraya bakın.

Teşekkürler şimdiden,

Wed, 25 Jan 2006

Bildiğiniz gibi Uluslarası finans kuruluşlarından Fortis bir süre önce Dışbank'ı TMSF'den satın alarak Türkiye piyasasında da boy göstermeye başladı. İktisadi açıdan nasıl bir gelişme olduğunu açıkçası bilmiyor ve katı bir solcu olmadığımdan doğrudan ilgilenmiyorum.

Buna karşın, bir süredir el altından Fortis'e karşı bir kampanya yürütüldüğünü biliyorum. Arkadaşlarım arasında elden ele dolaşan ve aralarında Fortis'in de bulunduğu 5 finans kuruluşunun uluslararası dev silah üreticilerinden Singapore Technologies Engineering Ltd.'de toplam 1,376,600 adet hissesi bulunduğu, bahsi geçen bu kuruluşun Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu'nun üretimini yasakladığı (her nasıl oluyorsa ABD'nin Irak'ta 3 yıldır yoğun olarak kullandığı İtalyan RAI TV tarafından belgelenen) misket bombası, çeşitli nükleer bombalar ve seyreltilmiş uranyum içeren silahlar ürettiği, bu silahlardan VS-50 ve VS-69 tipi mayınların Güneydoğu Anadolu'da PKK tarafından kullanıldığı bilgileri yer alıyor.

Bu bilgilerin aslını astarını biraz araştırdım (isteyenlerin araştırmaya devam edebilmesi için araştırırken kullandığım Google araması burada) ve daha ilk arama sonucunda, dolaşan e-posta içerisinde belirtilen araştırmayı yapan Belçika'lı Netwerk Vlaanderen adlı kuruluşun hazırladığı raporun ve bu raporun yayınlanmasından itibaren raporda adları geçen finans kuruluşlarının tepkilerinin başarılı bir özetine ulaştım. Rapor ve arama sonuçları oldukça çarpıcı, Washington hükümetinin ve ABD Savunma Bakanlığı'nın Irak'da kullanılacak silahları nereden bulduğu ve bunların kongreye hissettirmeden kullanılmasını nasıl sağladığı ise bambaşka bir araştırma konusu, ancak ABD'nin geçmişteki bariz saldırılarında nasıl çalıştığı anımsandığında Nikaragua'da veya Endonezya'da yaptıklarından pek farklı olduğunu düşünmüyorum. En muhtemel olasılık bu silahların bir kısmının doğrudan kongrenin sağladığı savunma ödenekleri ile değil de uluslararası uyuşturucu tacirlerinin birazcık rahat bırakılması ile sağlanan dev gayrıresmi finansal olanakların bu silahları satın almak için kullanılmış olması.

Uyanın ey Türk halkı, cebinizi delip mayın yapıyorlar, sahip olduklarınızı elinizden almak için.

Tue, 24 Jan 2006

Solaris demişken Mono için de Solaris 8 paketleri duyuruldu.

OpenSolaris Nexenta sayesinde oldukça ilginç ve kullanışlı.

Sun, 22 Jan 2006

Any intelligent fool can make things bigger, more complex, and more violent. It takes a touch of genius—and a lot of courage—to move in the opposite direction.
-- E. F. Schumacker

Sat, 21 Jan 2006

Google 17 Ocak Salı günü Google Talk adlı XMPP kullanan kapalı iletişim ağını dünyadaki diğer Jabber/XMPP sunucuların da bağlanabileceği biçimde dünyaya açtı!

using System;
using System.Net;
using System.IO;

public class EgitimeYardim {
    public static void Main() {
        HttpWebRequest rq = (HttpWebRequest)
            WebRequest.Create("http://www.ntvmsnbc.com/modules/egitimedestek/");
        rq.Method = "GET";
        StreamReader data = new StreamReader(rq.GetResponse().GetResponseStream());
        System.Console.WriteLine(data.ReadToEnd());
        data.Close();
    }
}

Sun, 01 Jan 2006

Hazır kitap demişken, birkaç gün önce gecenin bir vakti yanılmıyorsam Hürriyet Gazetesi'nin ücretsiz verdiği Aziz Nesin'in Istanbul Halleri adlı eseri gözüme ilişti. Doğruya doğru, kitapçı raflarında görsem herhalde almazdım zira Aziz Nesin ve çalışmaları hakkında bildiklerim kulaktan dolmalardan* ibaretti. 150 sayfalık kitabı bir çırpıda okuyuverdim. Bu bahane ile Aziz Nesin'in hayat hikayesinden, Nesin Vakfı ve çalışmalarından tutun da (bir yıl kadardır üyesi olduğum ve nedense dikkatsizliğimden dolayı isimlerle değil de içeriğiyle ilgilendiğim) Ali Nesin'in Bilgi Üniversitesi'ndeki Matematik Dünyası adlı dergi çalışmasına varana kadar çeşitli konuları biraz öğrenmiş ve aydınlanmış bulundum.

Istanbul'un Havası Kalleştir

Kadıköy vapur iskelesinin bekleme salonunda karşılıklı iki genel telefon vardır. Bu telefonlar açıktadır. Açıkta olduğu için, telefonda konuşanın neler söylediğini bütün salondakiler duyar. Vapur gelinceye kadar bekleme salonunda bu telefon konuşmalarını dinler, eğlenirim. Ayıp mı diyeceksiniz? Ben kimsenin konuşmasına kulak vermiyorum ki... Bu konuşmalar gizli kapaklı da değil, herkesin içinde oluyor. Eğer sağır değilseniz, duymak, dinlemek zorundasınız. Yok eğer, başkalarının konuşmalarını dinlemek ayıptır diye kulaklarınızı tıkarsanız, o başka...

Bu telefon konuşmaları çok eğlenceli oluyor. Hep içimden şuracıkta bir ses alma makinesi olsa da şu telefon konuşmalarını makineye alabilsem diye geçirirdim.

Geçen gün Kadıköy iskelesine geldiğim zaman vapura yirmi dakika vardı. Bekleme salonunda oturacak yer de buldum. Benim için bundan iyi fırsat olamazdı. Çantamı dizimin üstüne koydum. Kağıdımı kalemimi de çıkardım. O iki telefonda konuşanların sözlerini defterime geçirdim.

Belki o sırada telefonda konuşanlardan biri de sizdiniz. Yada oradan telefon edilenlerden biri sizinle konuşuyordu. Siz, biz, onlar... O sırada siz oradan telefon etmeseniz, size de oradan telefon edilmese bile, başka bir zaman, başka biyerden bu biçim telefon konuşmaları yapmışsınızdır.

Deftere yazdığım telefon konuşmaları bana sonradan çok eğlenceli geldi. Bakalım, sizin düşünceniz nedir?

Bir daha söyleyeyim, Kadıköy vapur iskelesi bekleme salonu. Saat onüç. Kış, ama hava yazdan bigün gibi, açık ve ılık, gök duru, deniz durgun. İki telefonun başında da konuşmak için kadınlı erkekli sıraya girmişler. Sol yandaki telefonda orta yaşlı, iyi giyimli bir erkek, sağ yandakinde vazo ve kuş yuvasına benzeyen şapkalı bir kadın.

Soldaki erkek – Allo... Allo... Semahat... Allo, Semahat... Sen misin yavrum? Ben şimdi yazıhanedeyim. Sana yazıhaneden telefon ediyorum.

Sağdaki kadın – Allo... Allo... Faik... Allo... Faik... Sen misin canikom? Ben şimdi hastanedeyim. Sana hastaneden telefoon ediyorum.

Soldaki erkek – Yavrum, hani Amerikalılarla bir işimiz vardı ya. Ha? Evet. İşte o iş. Olacak galiba. Şimdi Amerikalı heyet benim yazıhanemde. Burada müzakere halindeyiz. (O sırada iskele memuru düdük öttürür. Adamın karısı telefonda düdük sesini duyar.) Ne? Düdük mü? Ne düdüğü canım? Yanımda birisi düdük mü çalıyor? Haa... anladım. Bilirsin ya, bu Amerikalılar dünyanın en acayip insanlarıdır. N'apalım, onları da Allah böyle bir acayip yaratmış. Buraya gelen ticaret heyetinin başkanının bir huyu var. İkidebir cebinden düdüğü çıkarıp çıkarıp öttürüyor, dinle beni!..

Sağdaki kadın – Ben sabatanberi hastanedeyim Faik. Doktorlar, annenle görüşmeme müsaade etmediler. Konuşması kati olarak yasakmış. O kadar rica ettim, yalvardım, olmaz dediler. (O sırada salona giren gazeteci çocuğun bağırması duyulur: Yazıyooooor!) Ne? Ne diyorsun Faik? Azıyor mu? Aaa... Sen çıldırdın mı? Yanımda kimse yok vallahi... Hastaneden telefon ediyorum ayol. Kim olurmuş yanımda?

Soldaki adam – Beni dinle yavrum, bu Amerikalı ticaret heyetine, malum ya, bir ziyafet vermek, gezdirmek falan lazım. Onun için ben belki bu gece gelemem. Eğer ellerinden kurtulabilirsem erken gelmeye çalışırım yavrum. (İskele memurunun düdüğü: Fır, fırrr!) Bak şu Amerikalıya, amma acayip adam, fırrr... fırrr!.. boyuna düdük öttürüyor. Haydi canım, allahaısmarladık, beni merak etme.

Sağdaki kadın – Doktorlar konuşturtmuyorlar. Yalvardım, yakardım, bırakmadılar. (Gazeteci, Millet var, Millet!) Ne? Anlamıyorum. Millet mi? Millet değil ayol, illet... Doktor, illet çıktı, imkanı yok konuşturmam, diyor. Annende illet çıkmış. Sen boşu boşuna gelme. Konuşturmuyorlar. En aşağı iki, üç ay daha hastanede yatması gerekirmiş. Ben geleyim mi? Ayol, zavallı kadıncağızı bırakıp da nasıl geleyim?.. Yazık değil mi? Ben akşama kadar burada bekleyeceğim. Belki bir kolayını bulur, konuşurum.

Beni merak etme Faik. Akşama kadar hastanedeyim. Belki geç kalırım... Allahaısmarladık canım.

Telefonu, arkada bekleyenlerden sırası gelen aldı. Soldaki telefona bir delikanlı geçti. Sağdakine bir genç kız...

Soldaki delikanlı – Baba... Allo!.. Baba... Siz misiniz? Ben Yalçın...

Sağdaki kız – Allo... Anne... Ben Ayla... Gülbinlerin evindeyim. Sana Gülbinlerden telefon ediyorum. Aman anne, bir yağmur, bir yağmur, sorma... Sokakları seller götürüyor. Nasıl? Orada hava açık mı? Yaz gibi mi? Bilmem işte, burası berbat...

Soldaki delikanlı – Baba ben şimdi Beykoz'dayım. Size Beykoz'dan telefon ediyorum. Cafer Bey'i evinde bulamadım. Yokmuş. Sordum baba, nereye gittiğini kimse bilmiyor. Gazetelere, “kayıp aranıyor” diye ilan vereceklermiş. Ne zamandan beri, mi? Bu sabah onda evden çıkmış, bir daha gelmemiş. Yani şey... Bir haftadır ortada yokmuş. Hemen geleyim mi? Aman baba, nasıl geleyim? Havayı görmüyor musun? Havada ne mi var? Hava berbat... Kar, tipi, fırtına... Şimdi bir kadın denize uçtu. Bir tipi, bir tipi... Orada bişey yok mu? Güneş mi var? Baba, bu Istanbul havası, bilirsiniz, kalleştir.

Sağdaki kız – Aman anne, burada kaldım, ne yapacağım bilmem. Gelmemin imkanı yok. Hem yağmur, hem dolu yağıyor. Dolmuş mu? Ne diyorsun anne?.. Gözümüzün önünde bir taksiyi seller aldı götürdü.

Soldaki delikanlı – Ben artık havanın düzelmesini bekleyeceğm baba. Merak etmeyin. Yatacak biyer bulurum. Olur olur... Hiçbiyere çıkmam.

Sağdaki kız – Anne, hava düzelinceye kadar ben Gülbinlerde kalırım. Ne? Gülbin'in annesini mi istiyorsun? Annesi mutfakta... Nasıl çağırayım canım. Kadın mutfaktan telefona çağrılır mı? Gülbin'i mi vereyim? Aman anne... Kız ders çalışıyor içerde.

Beni merak etme. Hava açınca gelirim. Çıkmam. Hiçbiyere çıkmam. Bu havada nereye çıkılır?.. Olur... Allahaısmarladık anneciğim...

Soldaki telefona bir erkek, sağdakine de kadın geçer.

Soldaki genç erkek – Beyefendi, Allo... Ben Şahap... Beyefendi... Sabahtanberi Kadıköy iskelesindeyim. Vapur bekliyorum. Yok beyefendi, vapurlar işlemiyor. Bir sis, bir sis... Göz gözü görmüyor. Bendeniz iskeleyi bile zor buldum Beyefendi. Bir adam rıhtımdan denize uçtu. Gelemeyeceğim Beyefendi.

Sağdaki kadın – Allo... Sıtkı Bey'i rica ediyorum. Allo... Sıtkı!.. Sıtkı ben Pendik'te kaldım. Sana Nazanlardan telefon ediyorum.

Soldaki genç erkek – Bugün işe gelemeyeceğim. Sordum efendim, bugün hiçbir vapur işlemeyecekmiş. Belki akşama işler diyorlar. Ahmet Bey geldi mi? Allah Allah... Siz bikez gelip gelmediğini kendisine sorun. Üsküdar'dan mı? Oradan da vapurlar işlemiyor. Radarlı vapurlar mı? Radarlar işlemiyormuş efendim. Gaz yok Beyefendi, gaz nerde? Gaz olmayınca radar madar işler mi? Bir okul arkadaşım, elli yıldır Istanbul'da böyle sis olmadı, diyor. Evet, benim okul arkadaşım. Elli yıldanberi görmemiş. Nasıl? Kaç yaşında mı?.. Yani şey... Babamın okul arkadaşı.

(Vapur düdüğü öter, çımacı bağırır: “Köprüü”) Kim? Düdük mü? Sisten Beyefendi, sisten vapurlar boyuna düdük öttürüyor. Birisi “Köprü” mü dedi?.. Şaka... Ahali şaka ediyor. İskeleyi görmeyin, ben diyeyim ellibin, siz deyin yüzbin kişi... Mahşer gibi. Herkes vapur bekliyor. Evet... Orada hava açık mı? Olabilir, Istanbul havası Beyefendi, malum-u aliniz, kalleş bir havadır. Yarın, tabii... Erkenden gelirim Beyefendi... Ahmet'e inanmayın Beyefendi... Gelmemiştir, Istanbul yakasında kaldıysa, onu bilmem. Allahaısmarladık.

Sağdaki kadın – Sıtkı... Tiren çarpıştı. Yaralı da var. Ölülerin sayısı daha belli değil, sayıyorlar. Bana bişey olmadı. Ben nerde miyim? Canım nerde olurum. Nazan'dayım. Ana-baba günü. Herkes ağlaşıyor, ağlaşıyor... (Cikletçi bağırmaya başlar: “Çikleeet... Royal Emeriken çiklet...” Jilet satan adam bağırır: “Yedi milimlik atom jiletleri... Vatandaşlar!.. En sert sakalları...”) Ne? Sıtkı? Ne diyorsun? Kulağına ses mi geliyor? Canım şaşırmış millet! Herkes şaşkınlıktan ne yaptığını bilmiyor, ağlaşıyor...

Şaşkınlık Sıtkı... Nerde miyim? Sana kaç kez söyleyeceğim. Pendik'teyim işte. Nazanların evinde. Olur şey değil... Ama Pendik istasyonundayım. Sen de mi Pendik'teydin. Nasıl? Ay, Pendik'te miydin? Ne? Çarpışma hangi tirende mi? Saat kaç tireni mi? Canım ben onikiye çeyrek tirenine bindim. Aaaa... Üstüme iyilik sağlık. Sende mi o tirendeydin? Aman biyerine bişey olmadı ya... Nerde mi? Tiren kazasında. Sizin tirene bişey olmadı mı? Öyleyse sen başka tirendeydin. Allah Allah!.. Belki o saatte iki tiren birden kalkıyor. Biri çarpıştı, biri çarpışmadan kenardan dolaşıp geçti. Tiren yolu bitane mi? Ne Nasıl? Demek, ben yalan söylüyorum. Öyle mi? Bana inanmıyor musun? Yalancı, alçak! Rezil!.. Bir de utanmadan Pendik'teydim diye beni aldatıyorsun... Utanmaz yalancı...

İskele kapısı açıldı. Vapura girdim. Bu eğlenceli telefon konuşmalarının arkasını dinleyemedim. Vaktiniz bol, paranız da olmadığı zaman siz de Kadıköy iskelesine gidip, telefon konuşmalarını dinleyin. Telefon odaları kurulmadıkça, Istanbul havasının kalleşliği sürüp gidecek.

Hepsi Hepsi İyi

İkinci mevki insanları vardır, bilir misiniz? Yaşamımın çoğu ikinci mevki insanları arasında geçtiği için onları çok iyi tanırım. Onları tanımak bibakıma çok zor, bibakıma çok kolaydır. Çok kolaydır, çünkü dış görünüşleriyle azçok hepsi birbirlerine benzerler. Ada, Boğaz, Kadıköy vapurlarının ikinci mevkilerine girip bakın, oralarda hep o ikinci mevki insanları vardır. Çocukluğum Heybeliada'da geçti, otuz yıl önce. O zamandanberi, vapurların ikinci mevkilerinde gördüğüm insanlar sanki hiç değişmemişlerdir. Ne zaman ikinci mevkiye girsem, otuz yıl öncesinin ikinci mevki insanlarını sanki yine o sıralarda, o peykelerde oturur görürüm. Hep o dişsiz ihtiyarlar, hep sakalı uzamış orta yaşlılar, hep yaşamadan ihtiyarlamış gençler... Kadınlar yine o solgun yüzlü kadınlar, çocuklar yine o büyümeden yaşlanmış çocuklar. Rengi atmış elbise kumaşları, yamalı çoraplar bile değişmemiş. Dahası var, konuşmalar, sözler, şakalara kadar hiçbişey değişmemiş.

Şimdi Erenköy'de oturuyorum. Kadıköy'e gelen dokuz vapuru yolcularını alan halk otobüsüne binerim akşamları. Bu İçerenköy'e giden son otobüstür. İçerisi ikinci mevki insanlarıyla tıklım tıklım dolar. O otobüsün ölü ışığındaki kişilere bakınca, otuz yıl önce Ada vapurunun ikinci mevki insanlarının arasındayım sanırım.

Otobüsün birinci, ikinci mevkii yok. Olmadığı için de, birinci mevki yolcuları, dolmuşa, taksiye binerler. Ama arasıra, otobüse binip, yanlışlıkla ikinci mevki yolcuları arasına düşenler de olur.

Geçen gece, dokuz otobüsünde bunlardan birini gördüm. Otobüse geç bindiği için ayakta kalmıştı. Boyu uzundu, neredeyse otobüsün tavanına değecek. İrikıyım bir adamdı. Kocaman sağ eliyle askı kayışını avuçladı. Sırtında kalın, lacivert bir palto vardı. Başında pahalı bir şapka. Suratı, Mussolini'ninki gibi, geniş kafa, ondan da geniş çeneli bir dörtgendi. İkinci mevki insanları arasında bulunmaktan tedirgin bir duruşu vardı.

İçerenköy'e yani otobüsün son durağına bilet aldı. Otobüs kalkmadan içeri bir adam daha girdi. Tuhaf ama, önce ayağındaki yamalı lastikleri gördüm. Gözlüğünün sol kulpu kopmuş, gözlük çerçevesini iplikle kulağına bağlamıştı. Eski paltosunun bir dirseği yamalıydı. Heryerinden ikinci mevkilik akıyordu. İrikıyımlık adamla karşı karşıya durdular. Gözlüklü olanı,

- Merhaba... dedi.

İri adam da ona,

- Merhaba, dedi.

Dedikten sonra da gözlüklüye sırtını çevirdi. Anlaşılan konuşmak, çene çalmak istemiyordu. Oysa öbürü, irikıyım ve iyi giyimli bir adamla yakınlık kurmak istiyordu.

- Nasılsın Cafer Bey? diye sordu.

İri adam başını çevirmeden kısaca,

- İyiyim, deyip sözü kesti.

Öbürü, ille konuşmak istiyordu. Belki de otobüstekilere, “Bu da eskiden bizdendi” demek istiyordu. Onunla konuşup kendine övünme payı çıkaracaktı.

- Ne var ne yok? Diye sordu.

İri adam ileri doğru zorlandı ama otobüs kalabalıktı, gidemedi. Gidemeyince,

- İyilik... dedi.

Konuşmak istemiyordu işte... Belki de , kendisinin de eskiden ikinci mevki insanı olduğunu otobüstekilerin anlamamaları için konuşmak istemiyordu. Gözlüklü bunu anladı da kızdırmak için inadına mı, yoksa ille de konuşmak için mi bilmem, yine sordu:

- İşler nasıl Cafer Bey?..

Cafer Bey kızdı, ters ters,

- İşler de iyi... dedi.

- Oh oh, Allah iyilik versin. Çocuklar ne alemde?

- İyiler...

- Oh oh, Allah iyilik versin.

Otobüs kalktı. Bir sarsıntı oldu. Bu sarsıntıyla iri adam, bir kişi öne geçti. İkisinin arasına başka biri girdi. Gözlüklü, aralarına giren adama,

- Bayım, siz benim yerime geçer misiniz lütfen? Arkadaşım var da... dedi.

Adam yer verdi. Gözlüklü yine iri adamın arkasındaydı.

- Daha ne var ne yok Cafer Bey?

Cafer Bey başka bişey sormasın diye, hem sert, hem de ters,

- İyilik birader! Dedi, ne olsun, iyilik işte...

- Yaa... Aman Allah iyilik versin.

İki dakika kadar durdu, sonra bir daha sordu:

- Daha daha ne var ne yok Cafer Bey?

Cafer Bey sesini çıkarmadı. Öbürü bir daha sordu Cafer Bey yine duymamışçasına sesini çıkarmadı. Gözlüklü üçüncü sorusuna da karşılık alamayınca elini uzattı, iri adamın sırtına vurdu. Cafer Bey bağırdı:

- Ne var yahu?

- Daha daha ne var, ne yok diye soruyorum.

- Daha daha iyilik be kardeşim!

- Aman çok iyi. Allah iyilik versin, senin Ahmet Bey ne yapıyor?

- İyidir.

- Patron olacak dürzü nasıl? O da iyi mi?

- O da iyi...

- Çok iyi, çok iyi... İyi olsunlar.

Kadıköy'den sonra üç durak geçtik. Gözlüklü düşünüyor, düşünüyor, iyi olup olmadığı sorulmamış biri hatırına gelirse hemen soruyor:

- Yahu Cafer Bey, hani sizin bir komşunuz vardı, adı Naci mi, Necdet mi neydi? Ne yapıyor?

- İyi...

Cafer Bey, gözlüklüden kurtulmak için durakta inenlerin yerine ileri doğru geçiyor. Ama gözlüklü arkasını bırakmıyor.

- Sizin bir komşunuz daha vardı. Adını unuttum. Hani balıkçılık yapardı...

- O da iyi...

- Karısı filan...

- Hepsi iyi...

- Komşularınızdan...

Sözünü tamamlatmadan cevap verdi:

- Bütün komşular iyi. Hepsi iyi be kardeşim. Hepsi de iyi yahu!

- Oh oh... İyi olsunlar. Ya şey nasıl? Adı dilimin ucunda... Neydi bakayım.

- İyi be birader. İyi dedik ya işte... Cümlesi iyi...

Gözlüklü boyuna ortaklaşa tanıdıklarını hatırlayıp “O nasıl?”, “Bu nasıl?” diye sorup öbürü de sıkıntıdan sövercesine, “İyi,” diye bağırdıkça düşünmeye başladım. Ne istiyor bu gözlüklü? Kimi sorsa, “İyi,” denildiği için kızıyor mu? Acaba Cafer Bey, sorulanlardan biri için, “İyi değil, çok kötü...” dese, gözlüklü rahatlar da artık sormaz mı? Belki kötü adam. Bir kötülük duymayınca içi rahatlamıyor belki... Belki de hiç öyle değil. Şu iriyarı, iyi giyimli eski arkadaşının da kendisine, “Sen nasılsın?” diye sormasını bekliyor. Adam yerine konulmak istiyor. Cafer Bey, “Sen nasılsın?” diye sorsa gözlüklü sevinecek, belki de, “Hamdolsun iyiyim,” deyip susacak ada anlatmak zorunda olduğu bir derdi var. Sormuyor ki şu herif anlatsın da rahatlasın.

- Cafer Bey, sizin muhasebeci nasıl allasen?

- İyi dedik ya yahu... Hepsi iyi be!.. Hepsi iyi...

Gözlüklü duruyor, düşünüyor, sonra birini daha hatırlıyor:

- Şey nasıl?

- İyi...

- Hani...

- İyi be!..

- Daktilo giren kadın?..

- İyi iyi... Daktilo maktilo hepsi iyi...

Yeni paltolu iri adam, gözlüklü yapışkan adamdan kurtulmak için gide gide şoförün yanına kadar gitti. Ön kapının ağzına geldi, dayandı. Daha gidilecek yer yok. Gözlüklü, yırtık lastiklerini sürüyerek arkasından adım adım sokuluyor.

- Çamaşıra giden bir Fatma'nım vardı. O nasıl?

- İyi...

Gözlüklünün, “Ben nasılım?” diye sormasını bekliyorum. Onu da soruyor:

- Son günlerde hastalandım Cafer Bey. Zayıfladım değil mi? Nasılım?

- İyi iyi... Çok iyi...

Daha İçerenköy'e çok var. Yarı yola bile gelmedik. Cafer Bey gideceği İçerenköy'e kadar dayanamaz, mutlak bomba gibi patlar.

- Patronun şoförü vardı?

Cafer Bey susuyor. Gözlüklü dürtüyor:

- Şoförü soruyorum. Hani kapıcıyla kavga etmişti, o şoförü...

- O da iyi...

- Ustabaşı Kazım?

- O da iyi be! Hepsi iyi...

- Laz bahçıvan vardı...

- İyi dedik ya... Allah Allah... Hepsi toptan iyi...

Biletçi,

- Sahrayı Cedit! Diye bağırdı.

Otobüs durdu. Ön kapı açıldı. Gözlüklü,

- Hani bir terzi Melahat Hanım vardı... derken lafını tamamlayamadı. Cafer Bey kendini otobüsten attı. Gözlüklü arkasından bağırıyordu:

- Melahat Hanım nasıl?

- İyi.

- Kocası?

- Kocası da iyi, karısı da, çocukları da... Hepsi iyi ulan!.. Hepsi iyi be!.. Allah belanı versin, hepsi iyi... Alçak, namussuz herif, hepsi iyi...

Cafer Bey, “Hepsi iyi” diye bağıra bağıra karanlıklarda kayboldu. Otobüsümüz kalktı. Gözlüklü jkendi kendine, otobüstekilere duyurarak konuştu:

- Yalan söylüyor hergele... Vallahi yalan söylüyor. Bu zamanda herkes iyi olur muymuş? Hepsi iyi olur mu? Bunların hepsi de mi partiye girdiler?

Kih kih güldü,

- Bu saatte ne dolmuş, ne otomobil, ne de otobüs bulunur. Kerata bu soğukta İçerenköy'e kadar yayan gitsin de aklı başına gelsin... Cimri alçak... O kadar parası var da hala Kadıköy'den bir taksiye binmez. İlle bu otobüse binecek. İyi kızdırdım hergeleyi... Canını zor attı otobüsten...

Metin içerisinde Nesin'e özgü (fakat günümüz dilbilgisi kurallarına aykırı olan) yazım şekillerini bozmamaya çaba gösterdim. Zaman bulduğumda taşlama çalışmalarıyla okumaya ve alıntıları paylaşmaya devam edeceğim.

Saygılar,

About me

I'm Enver ALTIN. I'm from the other side of the river.

Calendar

January 2006
SuMoTuWeThFrSa
1 2 3 4 5 6 7
8 91011121314
15161718192021
22232425262728
293031    

Categories

/ (398)
  articles/ (1)
  books/ (8)
  coffee/ (1)
  construia/ (2)
  debian/ (1)
  events/ (13)
  factsoflife/ (15)
  general/ (9)
  gnome/ (16)
  humor/ (21)
  lkd/ (9)
  management/ (1)
  mobile/ (6)
  mono/ (4)
  music/ (8)
  personal/ (47)
  politics/ (31)
  postgresql/ (4)
  programming/ (12)
  projects/ (2)
  quotes/ (3)
  technology/ (10)
  tips/ (7)
  travel/ (2)
  work/ (13)

Archives

Links

Popular

Talk slides

Other stuff

License

Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution 2.5 License.

Miscellaneous

This site is built on the wonders of Pyblosxom, supposed to be W3C XHTML 1.0 and CSS 1.0 compliant, always handcoded using Vim. The server that hosts this site is powered by Debian GNU/Linux.
.O.
..O
OOO