The truth about my life

Fri, 23 Sep 2005

Thu, 22 Sep 2005

Öncelikle Fatih Özavcı ve eşine, hemen ardından da Murat Eren ve eşine ömür boyu mutluluklar dilemek istiyorum. Mevsimi mi geldi, nedir, sıradan evleniyor insanlar. İkisinin de merasimlerine -çok isterdim ama- katılamadım, katılsam da faydam olmayacaktı. Biliyorum, bensiz de evlenebiliyorlar. Hayat ne garip. Sıramı savmıştım ben, ondan oluyor böyle. Bizde adettir, evlenene ev hediyesi götürülür. Çocuğu olana da altın takılır, ona biraz daha var galiba. Allah iyiliğinizi versin.

Burası benim günlüğüm, bildiğimi okuyacağım, siz sevgili okurlarıma yeşil sahalarda görmek istemediğimiz türden hareketler yapacağım, kendimi affettirmeye çalışacağım. Nokia 3660'ımla çektiğim bazı kalitesiz fotoğrafları sizlerle paylaşacağım. Sırayla başlayalım, beni son gördüğünüzden beri neler olduğundan.

Ara sıra İstanbul'daki Taksim-4. Levent Metro hattını kullanıyorum diğer birçok insan gibi, yeni koydukları (topluma reklam penetrasyonunu artırarak kültürümüzü yozlaştırmayı hedefleyen) ekranlar sayesinde bazen çok eğleniyorum:

Kaç dakika kalmış?

Bir pazar günü ofiste iş görüşmesi için gelecek birilerini beklerken iskambil kağıtlarıyla oynamaya çalışıyorduk. Yakından tanıyanlar bilirler, ben oldum olası öğrenemedim şu kağıtlarla oynamayı. Basmıyor kafam işte, ne yapayım?

Bir yerlerde birileri birşeyler tasarlıyordu:

İşte en sevdiklerimden biri. Bunu İstanbul'un el olmadık köşelerinden birinde buldum, bulabilmek için gerçekten azim gerektiğinden emin olun, tamamıyla umutsuz bir vak'a:

Sonra kendimi aniden Kiev'de buldum. Alman işgalinden sonra tamamıyla yıkılarak günümüzdeki şeklini alan Bağımsızlık Meydanı, gâvurun dediği gibi "colossal", Stalinist mimarinin tüm ihtişamıyla karşınızda:

Kiev'de çalıştığımız binanın karşısında yenebilir pizzalar yapan bir restoran var, dekorasyonu oldukça ilginç ama ben yalnızca perdedeki silüete dikkat çekmek istiyorum. İpucu: orada bir Debian logosu var.

Bendeniz ailenizin favori kahve bağımlısı, uzun süre önce Kiev'de de kahve-yoluyla-ibadetimi gerçekleştirecek bir yer bulmuştum. Hava sıcaktı, kahveden önce karışık meyveli dondurma sipariş etmek mantıklı gelmişti ama garson tabağı masaya koyduğunda fena halde yanıldığımı anladım. İşte karışık meyveli dondurma:

Ara sıra gittiğimiz gece kulüplerinden 112'de sabahın erken saatlerinde barmeid limon yiyordu. Gayet iyi İngilizce bildiğini anladıktan sonra rica ettim, beni kırmayarak limon yerken poz verdi:

Bir de kısa bir anımı.. eeeh eytere bea!.. Serdar, ben ve Burhan kapitalizmin kölesi Amerikan restoranlarından birinde birlikte akşam yemeği yiyebilmeyi ümit ediyorduk, sıramızı beklerken caddenin köşesindeki kazaya gözüm ilişti. Göz alabildiğine uzanan bir araç kalabalığına aldırmaksızın insanlar kaza yapan araçların yanından geçerken duruyorlardı, bakıyorlardı, sonra geçiyorlardı ve bu suretle trafiği katlediyorlardı. Manzaranın bu inanılmazlığı karşısında biri elinde yaklaşık 5 metrelik bir uzaklık ölçmeye yarayan el aleti, ki biz buna Türkçe mezuro falan diyoruz galiba, olduğu halde iki polis çıkageldi. İnanmak zor gelecek ama iki araç, çevresindeki kaldırımlar, elektrik direkleri, yoldan geçen araçlar ve aklınıza gelebilecek diğer birçok nesne arasındaki uzaklığı çeşitli kombinasyonlarla defalarca, defalarca, DEFALARCA ölçtüler. Bu ölçüm(!)lerden biri olan kazazede öndeki araç ile KARŞI kaldırımdaki elektrik direği arasındaki mesafenin ölçümü sırasında trafiği durdurdular, bazı araçlar mezuronun altından geçti. Kamera şakası olduğundan şüphelendim ama yanılmışım. Gerçekten ölçtüler. Bazı aptallar çiftler halinde dolaşıyor.

İstanbul'a dönme vakti gelip geçtiğinde(!) Borispyl havalimanına gidebilmek için sabah saatlerinde şehrin merkezinden ayrıldım, bir taksiye bindim. Bindiğim araç yolda bir başka araca hafifçe çarptı, bu küçük kazadan sonra az kalsın uçağımı kaçırıyordum. Sınav programımı ikinci kez altüst etmeme izin vermeyen THY Kiev acentesi yetkilisi Ahmet bey'e ayrıca buradan teşekkürü bir borç biliyorum. Bir baltaya sap olabileceksem sayenizdedir.

Cumartesi sabahı sırt çantamla Ankara'daydım, kendi kendime "2 günde 3 şehir, hiç fena değil adamım, aferin sana" dedikten sonra koşarak 20 dakika sonra başlayacak sınavıma yetiştim. Bir önceki sınavlardan bu yana cüzdanımda kullanılmayı bekleyen EGO kartının kazandırdığı birkaç dakikaya da teşekkürü bir borç biliyorum. 3 sınavı atlattıktan sonra çirkin pozlarıyla ünlü Hitnet insanı Banu Akın'ın çekim alanına girdim, utanç verici pozlarından birini yayınlamazsam beni affetmeyecek:

Sahara adındaki filme gittik, tavsiye edebilirim. İlk 30 dakikaya sabredin, karşılığını alacaksınız. Filmden sonra Ahmet, Ferhat, Erhan ve adını anımsayamadığım adamın biri (hatırlatsın kendini, bunu düzelteyim) ile akşam yemeği yedik. Ferhat ve bu adını anımsayamadığım adamın biri gidip baklava buldular. Ankara'lılara tanıdık gelecek muhtemelen ama biz İstanbul'lular güleceğiz buna:

Pazar sabahı uyandığımda nerede olduğumu anlamam biraz zaman aldı. Bir sınavım daha (tamam, zaten kendimden utanıyorum, bir de siz üstüme gelmeyin) vardı, sonrasında bir şehri daha geride bıraktım ve ailemin bir kısmını görmek ve berat kandili'ni birlikte geçirmek üzere teyzemin yanına Düzce'ye gittim. Merak edenler için, işin sırrı Duracell: It keeps me going. Ama bunu gördüğümde pilim bitti gerçekten:

Kandil demişken, dün sabah bitirdiğim Dan Brown'ın bir diğer kitabı, Angels and Demons'dan kısa bir bölümü paylaşmak istiyorum:

"Father," Chartrand said, "may I ask you a strange question?"
The camerlengo smiled. "Only if I may give you a strange answer.".
Chartrand laughed. "I have asked every priest I know, and I still don't understand."
"What troubles you?" The camerlengo led the way in short, quick strides, his frock kicking out in front of him as he walked. His black, crepe-sole shoes seemed befitting. Chartrand thought, like reflections of the man's essence... modern but humble, and showing sings of wear.
Chartrand took a deep breath. "I don't understand this omnipotent-benevolent thing."
The camerlengo smiled. "You've been reading Scripture."
"I try."
"You're confused because the Bible describes God as an omnipotent and benevolent deity."
"Exactly."
"Omnipotent-benevolent simply means that God is all-powerful and well-meaning."
"I understand the concept, It's just... there seems to be a contradiction."
"Yes. The contradiction is pain. Man's starvation, war, sicknes..."
"Exactly!" Chartrand knew the camerlango would understand. "Terrible things happen in the world. Human tragedy seems like proof that God could not possibly be both all-powerful and well-meaning. If He loves us and has the power to change our situation, He would prevent our pain, wouldn't He?"
The camerlango frowned. "Would He?"
Chartrand felt uneasy. Had he overstepped his bounds? Was this one of those religious questions you just didn't ask? "Well... if God loves us, and He can protect us, He would have to. It seems He is either omnipotent and uncaring, or benevolent and powerless to help."
"Do you have children, Lieutenant?"
Chartrand flushed. "No, signore."
"Imagine you had an eight-year-old son... would you love him?"
"Of course."
"Would you do everything in your power to prevent pain in his life?"
"Of course."
"Would you let him skateboard?"
"Chartrand did a double take. Tha camerlengo always seemed oddly "in touch" for a clergyman. "Yeah, I guess," Chartrand said. "Sure, I'd let him skateboard, but I'd tell him to be careful."
"So as this child's father, you would give him some basic, good advice and then let him go off and make his own mistakes?"
"I wouldn't run behind him and mollycoddle him if that's what you mean."
"But what if he fell and skinned his knee?"
"He would learn to be more careful."
The camerlengo smiled. "So although you have the power to interfere and prevent your child's pain, you would choose not to show your love by letting him learn his own lessons?"
"Of course. Pain is part of growing up. It's how we learn."
The camerlengo nodded. "Exactly."

Pazartesi sabah İstanbul'a, ofise geldiğimde bolca yeni yüz ve bolca okunmayı bekleyen e-posta vardı. Haftaların, hatta ayların birikenlerini ayıklıyorum. Eğer bir e-posta gönderdiyseniz ve yanıt alamadıysanız biraz daha sabredin. Sabır iyi bir şey, harika bir şey. Sabredip öğrendim. Özlem Tekin. hmm.

Perşembe IBM İstanbul LSYM'de LKD Seminer Çalışma Grubu için bir seminere katıldım, her konudan biraz içeren "Özgür Yazılım, Linux, GNOME, Mono: Yakın tarih" adlı sunumu yapmaya çalıştım. Eğer geldiyseniz, umarım eğlenmişsinizdir.

Sırada bekleyen kitap Noam Chomsky'nin 9-11 adlı eseri ama önce yarım bıraktığım diğer kitapları tamamlamalıyım. Sonra lula'nın öve öve bitiremediği Elif Şafak'ın kitaplarından birini bulacağım sanırım. İlk fırsatta.

Cumartesi Serdar da Kiev'den dönüyor, ertesi gün de nöbeti Necati'ye devrediyoruz. Muhtemelen meren'e bir baskın planlıyor olacağız.

Tekrar yazana dek, İYİ EĞLENCELER!

-- 
Enver - The ultimate driving machine

Fri, 09 Sep 2005

Oi,

Planet GNOME okuyordum ve gördüm ki, Eric S. Raymond kendisine Microsoft'da çalışması için iş teklifi yapan Mike Walters'a pek güzel bir ayar vermiş.

Pek güzel.

Sun, 04 Sep 2005

Jeff just added us to the right-hand bar of Planet GNOME. Thanks Jeff!

About me

I'm Enver ALTIN. I'm from the other side of the river.

Calendar

September 2005
SuMoTuWeThFrSa
     1 2 3
4 5 6 7 8 910
11121314151617
18192021222324
252627282930 

Categories

/ (398)
  articles/ (1)
  books/ (8)
  coffee/ (1)
  construia/ (2)
  debian/ (1)
  events/ (13)
  factsoflife/ (15)
  general/ (9)
  gnome/ (16)
  humor/ (21)
  lkd/ (9)
  management/ (1)
  mobile/ (6)
  mono/ (4)
  music/ (8)
  personal/ (47)
  politics/ (31)
  postgresql/ (4)
  programming/ (12)
  projects/ (2)
  quotes/ (3)
  technology/ (10)
  tips/ (7)
  travel/ (2)
  work/ (13)

Archives

Links

Popular

Talk slides

Other stuff

License

Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution 2.5 License.

Miscellaneous

This site is built on the wonders of Pyblosxom, supposed to be W3C XHTML 1.0 and CSS 1.0 compliant, always handcoded using Vim. The server that hosts this site is powered by Debian GNU/Linux.
.O.
..O
OOO